DEĞERSİZLİK DUYGUSU 2

Kişiliğin bireyleşebilmesi için, insanın kendisine ilişkin gerçekleri olabildiğince bilinçlendirebilmesi gerekir. Ne var ki, birçok insan kendini tanımak için çaba göstermeksizin yaşamına anlam katabilmeyi umar ve beklediklerini bulabilmek için bir mucizenin gerçekleşmesini bekler. Oysa insan, gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendisiyle uzlaşır ve çevresine karşı da daha hoşgörülü olur. Bunu başaramayan biri ise hoşlanmadığı ve kabul etmediği bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken, aslında, tanımadığı gerçek benliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir.

Değersizlik duyguları yaşayan insan, kendi gerçek benliğini kabul etmediğinden, gerçekdışı bir üstünlük düzeyine ulaşabilmek için çaba harcar ve enerjisinin çoğunu bu amaç için tüketir. Ne var ki, bu amaca ulaşmak için geliştirdiği yöntemler esneklikten yoksundur ve kendisini tanrılaştırmak umuduyla oluşturduğu amaçlar ulaşılamaz niteliktedir.

Üstelik seçtiği amaçlar, topluma değil kişisel çıkarlarına yöneliktir; tasarıları bencil niteliktedir ve kişisel üstünlüğünü sağlayabilme yolunda diğer insanlara zarar verebilecek girişimlerde bile bulunabilir. Üstünlüğünü güç ve para kazanarak gerçekleştirmek isteyen kişi amacına ulaşmak için diğer insanları kolayca harcayabilir. Entelektüel üstünlüğünü kanıtlamak için çevresindekileri sürekli eleştiren ve yanlışlarını arayan bir diğeri, onların düşünce ve isteklerine saygı gösteremez. Ancak, diğer insanlara değer veremediği için tüm bu çabalarına karşın kendisini yine de değersiz bulur ve toplumun dışında kalmış hisseder. Saygınlık uğruna bu denli çaba harcadığı halde çevresindekilerin saygısını kazanamamış olmasının nedenini bir türlü anlayamaz.

Değersizlik duyguları yaşayan bir insan, ilişkilerinde tutarsızdır. Bazen üstünlüğünü kanıtlamak amacıyla insanlarla yoğun bir ilişkiye geçer, kendisini eksik ve yetersiz bulduğu zamanlarda da onlarla karşılaşmamaya çalışır. Böyle bir insan ancak kendi üstünlüğünü yaşayabileceği ortamlara girme yürekliliğini gösterir, ikinci planda kalacağını hissettiği ya da üstünlük maskesinin düşerek, değersizlik duygularıyla yüzleşme tehlikesinin bulunabileceği durumlardan uzak durur.

Örneğin, para gücüyle kendisine saygınlık sağlayan biri, entelektüel değerlere önem verilen bir ortamda bulunmaktan kaçınabilir; her yerde birinci planda olmak isteyen bir başkası, girdiği bir toplulukta diğer insanların görüşlerini paylaşmamak ve onlardan farklı biri olduğunu vurgulamak için konuşmalara katılmayabilir. Çünkü değersizlik duygulan yaşayan bir insanüstün olmak zorundadır.

Değersizlik duygularını giderme amacıyla üstün olma ya da görkeme ulaşma çabasında olan kişi, bunu gerçekleştirmek için düş gücü ürünü bir amaç geliştirir ve tüm davranışlarını bu tasarım çerçevesinde düzenler. Arada bir diğer isteklerinden ve amaçlarından söz etse de, geliştirmiş olduğu tasarımın gerektirdiği yönelimin dışına çıkamaz. Örneğin, herkesin saygınlığını kazanmayı amaçlamış olan kişi, diğer insanlarla beraberliklerinin her anında davranışlarını bu amacına göre ayarlar. Belirli bir senaryoyu izlemek zorunda olan bir oyuncu gibidir, ama oynadığı oyunun bilincinde değildir. Ancak saygı gördüğünde var olduğunu hissedebildiğinden, diğer seçenekleri göremez.

Görkeme ulaşma çabası içinde olan kişi, birbiriyle çelişkili durumları birlikte yaşar. Bir yandan benliğine egemen olan amaca ulaşmaya çalışırken, öte yandan bu amacı gerçekleştirmiş olduğuna inanır. Örneğin, insanların hayranlığını kazanmayı amaç edinmiş biri, bir yandan diğer insanların kendisine hayran olmaları için çaba gösterirken, öte yandan kendisini herkesin hayranlığını kazanmış biri olarak görür. Bir yandan herkesin kendisine hayran olduğuna inanırken, öte yandan bunun çevresindeki insanlar tarafından da sürekli doğrulanmasını ister. Beklediği övgüyü bulamadığı zamanlarda çevresini buna zorlayıcı davranışlara girişir. Kendisine göre bu onun hakkıdır.

Değersizlik duygularına karşı böylesine mantıkdışı bir gurur sistemi geliştirmiş olan kişi, kusursuz saydığı benliğine uygun düşmeyen davranışlarda bulunduğunu fark ettiğinde, kusurunu kesinlikle hoş görmez. Neden öyle davrandığnı anlamaya çalışacağı yerde kendisini yargılar ve eleştirir. Kendisine karşı hoşgörüsüzlüğü, gerçek dünyasını anlayabilmesini ve yaşadığı olaylardan ders alabilmesini engeller. Gerçek kişiliğinin olmak istediği kişinin özelliklerine sahip olmaması, bocalamasına neden olur. Kendisini her an başkalarıyla kıyaslamak ve onlardan daha üstün olduğunu hissetmek zorundadır. Bundan ötürü gerçek benliğiyle yüzleşme olasılığının tehdidi altında yaşar.

Kendisini üstün bir varlık olarak algılayan kişi, çevresinden gelen en küçük bir eleştiriye bile katlanamaz. Gerçek benliğiyle yüzleşmesine neden olan durumları dünyanın sonu gelmişçesine yaşar. Bu nedenle gururunu incitebilecek bir durumla karşılaştığında ya da karşılaşmak üzere olduğunu hissettiğinde o durumdan kaçmaya çalışır. Kaçamadığı durumlarda ise değersizlik duygularının gerisindeki düşmanca eğilimler denetiminden çıkar ve gururuna darbe indirenlerden öç almaya çalışır.

Böylesi bir gurur insanı kendisine yabancılaştırır ve kişilik bütünlüğünün bozulmasına neden olur. Gerçek benliğine karşı geliştirdiği nefret sonucu görkemli bir kişiliği benimsemeye çalışan insan bu uğurda sürekli ödün verir. Kendisi için daha önemli olan pek çok konuyu bir yana bırakarak tüm çabasını ve enerjisini lüksleştirdiği görüntüsünü sürdürebilmek için yaptığı gereksiz yatırımlarda kullanır. Verilen ödünlerse, kendine yönelik nefret duygularını pekiştirir ve bir kısırdöngünün yerleşmesine yol açar. Kişiliğini bütünleştirebilme çabası içinde, bazen olmak istediği kişiyle, bazen de hoşlanmadığı benliğiyle özdeşleşir. Ancak, hangi yöne giderse gitsin, ikisi arasındaki çatışmadan kurtulamaz ve bu durum ona acı verir.

Engin Geçtan İNSAN OLMAK

 

DEĞERSİZLİK DUYGUSU 1

İnsan, doğa güçlerine ve bazı hayvan türlerine oranla zayıf bir varlıktır. Bu nedenle, her insanın varoluşunda eksiklik duygusu vardır.

Çünkü insan, çocukluk döneminden ötürü, yaşamına normal bir çaresizlik içinde başlar. Çocukken, güçlü yetişkinler arasında yaşayan güçsüz bir varlıktır. Sonraki yaşamı boyunca, daha önce kendisine egemen olan insanlar ve doğal güçler üzerinde üstünlük kurmak ve gücünü kanıtlamak için çaba gösterir. Çoğu kez bununla da yetinmez, kusursuz bir varlık olmaya çalışır.

İnsanın dünyaya gelişi ile yaşanmaya başlanan ve ömür boyu süren bu duygu evrenseldir. Çünkü doğadaki tüm varlıklar eksi bir durumdan artı bir duruma geçmek için sürekli çaba içindedirler. İnsandaki eksiklik duygusu da, bireyin gelişimi ve insanlığın evrimi için gerekli bir dürtüdür. Ama çoğumuz, bu duygunun varlığını yadsıma eğilimindeyizdir. Çünkü eksiklik, toplumsal değer yargılarına göre arzu edilmeyen bir durumdur.

Bu nedenle, eksik yönlerimizi ancak bazı durumlarla yüz yüze geldiğimizde kabul ederiz. Eksiklik duygusu, yarattığı hoşnutsuzluğa karşın yaşanması kaçınılmaz bir olgudur. Üstelik insanın yaşamını sürdürebilmesi ve gelişebilmesi için zorunludur. Çünkü eksikliğin fark edilmesi insanı güdüler ve eyleme geçirir.

Değersizlik duygusu ise yukarıda tanımlanan normal eksiklik duygusundan çok farklıdır. İnsanı daha fazla şeyler yapmaya ve yaratmaya güdülemediği gibi, bir kısır döngünün yaşanmasına da neden olur. Değersizlik duygusu, bir insanın kendisini diğer insanlardan daha değersiz bir varlık olarak algılamasını tanımlar ve kökenini çocukluk yaşantılarından alır. Bir çocuğa değer verilmemesi, onu kendine özgü hakları olan özerk bir varlık olarak tanımama anlamına gelir. Çünkü bir insana değer vermek, onun gerçeklerini anlamaya çalışmak ve onu olduğu gibi benimseyebilmektir. Ama birçok kişi diğer insanlara değer verdiği sanısıyla aslında kendi özsever ihtiyaçlarına doyum sağlar.

Kendisine değer verilmemiş bir insan bir başkasına değer veremez. Bunu sonradan öğrenebilmesi de ancak kendisine değer verebilmeye başladıktan sonra işleyebilen iki yönlü bir süreçtir. Bir başka deyişle, insan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur. Yoksa bir diğer insanı yücelterek kendimizi küçültmek, ne ona ne de kendimize değer vermektir. Üstelik böyle bir durum, değersizlik duygularının gerisinde yatan düşmanca eğilimlerin ve suçluluk duygularının daha da pekiştirilmesine neden olur.

Değersizlik duyguları yaşayan biri için diğer insanlar ya kendinden üstündür ya da aşağı; eşiti yoktur. Bazı insanları küçümser, çünkü onlarda kendisine benzeyen bazı özellikler görür ve bu insanları, hoşlanmadığı benliğini kendisine yansıtan bir ayna gibi algılar. Ama bunun bilincinde olmadığı için onları kendisinden daha değersiz bulur. Aslında, başkalarını küçümseyen insan, kendisini de küçümseyen, dolayısıyla küçümsenmekten korkan biridir. Bir başkasının onu küçümsemesi, aslında kendinin de kendisini küçümsemekte olduğu gerçeği ile yüzleşmesine neden olur.

Değersizlik duyguları yaşayan bir kişinin bazı insanları yüceltmesi, geliştirmiş olduğu gerçekdışı senaryoların bir sonucudur; bu insanların kendisinin ulaşmak istediği görkeme sahip olduğu yanılgısından kaynaklanır. Öte yandan bu insanlara karşı bilinçdışı bir düşmanlık da yaşar; çünkü varlıkları ona kendi yetersizliğini hatırlatır. Tersine işleyen bir süreçle bilinçdışındaki düşmanlık duyguları yoğunlaştıkça, bu insanlara karşı duyulan hayranlık da artar. Bu, biriken düşmanlık duygularını bilinçdışında tutmak güçleştiğinde kullanılan bir denetim mekanizmasıdır. Ancak bazen yüceltilen kişinin yadsınamayacak bir açığı fark edildiğinde, biriken düşmanca eğilimler birden bilince ulaşabilir. Ve kişi kendi yarattığı tanrıyı yine kendisi yok eder. Bir insanı önce yüceltip daha sonra onu devirmeye çalışmak toplumumuz bireylerinde oldukça sık gözlemlenen bir olgudur.

Arabasını sorumsuzca süren bir insan ne kendisinin ne de diğer insanların değeri olabileceğinin, daha doğrusu yaşamın değerli olduğunun farkında değildir. Sağlıklı bir yaşam için gerekli önlemleri bildiği halde almayan bir insan da öyle!

Değersizlik duyguları yaşayan bir insan, kendi değersiz varlığına tanımadığı hakları başka insanlara tanıma eğilimindedir. Ancak genellikle kendi yakınları, daha doğrusu kendine bağımı olan eş, çocuk vb. kimseler bunun dışında kalır. Çünkü kendisi gibi onları da küçümser ve değersizliğinin bir uzantısı gibi algılar. Kendisini reddetme olasılığı olan kişilere önem vermesine karşılık, kendisini kabul edici tutumlar içinde olan kişileri küçümseyebilir. Ona göre, değersiz birini kabul eden bir insanın kendisi de değersizdir.

Çoğu insanın gerçek benliğiyle, toplumun onayını sağlamak için dış dünyaya karşı takındığı kimlik birbirinden farklıdır. İnsanlar özellikle çalışma yaşamlarında böyle bir maskeyi sürekli kullanırlar; genellikle akşam eve gidince çıkarır, ama çoğu kez bir başka maske takarlar. Kimi insan arkadaşlarıyla birlikteyken bir üçüncü maskeyi de kullanabilir. Böylece değişik durumlara kendini uyarlamaya çalışır.

Belirli bir oranda, bu maskeler insanın çağdaş dünya koşulları içindeki yaşamını sürdürebilmesi için zorunludur. Gereğinde, hoşlanmadığımız kişilere karşı dostça tutumlar takınmamızı sağlar ve insanın çıkarlarını korumasına yardımcı olur.

Ne var ki, eğer bir insan oynadığı bu rollere kendisini fazlaca kaptırırsa, oynamakta olduğu rol ile kendi gerçek benliğini birbirinden ayırt edemez bir duruma gelir. Ve kendisine yabancılaşmaya başlar. Sonunda benliği şişer ve kendisine aşırı önem vermeye başlar. Bununla da yetinmez, bu rolü diğer insanlara da yansıtır ve onlardan da aynı rolü oynamalarını bekler. Otorite durumuna geldiğinde kendisi ile birlikte çalışanları bunaltır, ana ya da baba olduğunda çocuklarından yeteneklerinin üzerinde başarılar bekler.

Bir insanın ne olduğu ile ne olması gerektiği konusundaki tutarsızlığı değersizlik duygularının doğal bir sonucudur. Bu nedenle kendisine yabancılaşma pahasına önemli başarılar kazanmış bazı insanlar, zaman zaman boşluk ve anlamsızlık duyguları yaşarlar. Kimi, o güne değin kendisini aldattığını ve gerçekten ilgilenmediği şeylerle ilgilenir görünmüş olduğunu fark edebilir. Bunu göremeyenler ise kazandıkları başarılara karşın yine de kendilerini yetersiz görürler. Böyle bir durum değersizlik duygularının daha da pekiştirilmesine neden olur.

Engin Geçtan İNSAN OLMAK

 

 

İNSAN OLMAK

İnsanın kendi sorumluluğunun doğrultusunda gösterdiği çaba yaşamın özüdür. İçinde bulundukları anı yaşamayan ve yaşama etkin bir biçimde katılamayan insanlarda ölüm korkuları oldukça yaygındır. Sevgi, beraberliğe yaşam katabilmeyi ve canlılığını artırabilmeyi içerir. Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler!

Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle yaşamına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür. Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir!

Diğer insanların gerçeklerini anlamaya çalışacağımız yerde onları dünyada yalnızca kendi gerçeklerimiz varmışçasına yargılamak etkin olabilmemizi engeller ve yalnızlığa yol açar. Kendi benliğine yabancılaşmış bir insanın değerleri ve inançları tehlikeye karşı savunma niteliğinde olduğundan davranışları da katı, inatçı ve esneklikten yoksundur. Bu, kendi gerçeklerini algılayabilen bir insanın esnek bir biçimde sürdürdüğü kararlılıktan farklıdır.

İçinde yaşadığımız dünyanın zor bir alan olduğundan yakınarak zamanı tüketmek yerine, onu ve gerçeklerini olduğu gibi kabul etmek zorundayız.

İçimizden gelen ses, eğer onu dinlemeyi başarabiliyorsak, bize hangi doğrultuda davranmamız gerektiğini söyler.

Gerçek anlamda sevgi, diğer insanları da kendimiz kadar sevebilmeyi içerir, kendimizden çok yada kendi yerimize değil. Bir başka deyişle sevgi, diğer insanların seçimlerini kendi seçimlerimiz gibi sevebildiğimizde gerçekleşir.

Yaşamak ve sevmek birbirinden ayrı olgular değil, bir bütündür. Kendimizi yaşayabildiğimiz ve beraberliklerimize bir şeyler katabildiğimiz her yerde sevgi vardır. Yaşamak ve sevmek birbirinden ayrı olgular değil, bir bütündür. Kendimizi yaşayabildiğimiz ve beraberliklerimize bir şeyler katabildiğimiz her yerde sevgi vardır.

Bugün insanların birbirinin karşıtı olan iki ayrı eğilimi doğuştan getirdiğine inanıyorum. Bir yanda dostluğu, sevgiyi ve yardımlaşmayı içeren bir eğilim, diğer yanda bencilliğe ve bozup yıkmaya yatkın bir eğilim. Her insanda bu eğilimlerin ikisi de var; ama hangi eğilimin egemen olacağını bireyin doğduğu andan bu yana geçirebildiği yaşantılar belirliyor.

Destek ve dayanışma ortamında yetişen bir insanda olumlu ve yapıcı duygular, kendini gerçekleştirme yollarını engelleyen bir ortamda büyüyen bir insandaysa bencil ve yıkıcı eğilimler etkinlik kazanır. Çevresinde her şey yolunda gittiği halde kendi yaşamını yine kendisi bozan insanların sayısı o denli çok ki!

İnsan doğası yalnızca belirli bir zaman kesiti içinde nasıl değerlendirilemezse, toplumlar da geçmişlerini özümseyemedikleri sürece kendilerini gereğince anlayamazlar.

Bir duyguyu “nasıl” yaşamakta olduğumuzu fark edebilmek, onun geçmişe dönük nedenlerini açıklayabilmiş olmaktan çok daha büyük önem taşır!

İnsanları sevebilmek, onlarla baş edebilecek yöntemleri geliştirebilmeyi gerektirir.

İnsan kızgın olduğu için diğer insanlardan korkar, insanlardan korktuğu için de onlara kızar.

İnsan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur.

İnsanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi, bir başka insanın sorumluluğunu üstlenmesinden çok daha güçtür. Bir insanın kendisine karşı sorumluluklarıyla başkalarına karşı sorumlulukları iç içe geçmiş tek bir olgudur, birbirinden soyutlanamaz.

Kendini gerçekleştirme, kendini yaşamayı göze alabilecek yürekliliği gösterebilmeyi ve kısır döngülerden özgürleşebilmeyi tanımlar.

Engin Geçtan İNSAN OLMAK

 

 

KEÇİ BOYNUZU

Baklagiller familyasından, Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü yerlerde yetişen, meyveleri tatlı mı tatlı, sağlıklı mı sağlıklı bu ağaç bana çocukluğumun geçtiği cennet Datça’yı, yaramazlıklarımı hatırlatır hep. Evimizden şehir merkezine giden yol boyunca keçiboynuzu ağaçları mutlaka karşımıza çıkar, önce birkaç tane keçiboynuzu koparılır, ceplere atılır öyle yola koyulunurdu…

Uzun ömürlü, 10 metre boylarındaki bu maki türü sağlık iksiri sert, koyu ve yeşil yapraklı bir yapıya sahip. Açık yeşil tonlarında ve kırmızı çiçekler verir. Meyveleri ise önceleri yeşil, olgunlaştıkça da bilindiği gibi kahverengidir. Orta tabakası tazeyken yumuşak ve tatlıdır. Her keçiboynuzunun içinde yaklaşık 15 adet sert kabuklu ve yassı tohumlar bulunur. En çok Akdeniz kıyılarında, Kıbrıs, Libya ve ABD’nin Kaliforniya bölgesinde yetişen bu muzur ağaç, ne mutlu ki Türkiye’de Antalya’nın Manavgat, Gazipaşa ilçeleri, Anamur, Bozyazı, Aydıncık, Gülnar, Silifke ilçeleri ve Muğla’nın Marmaris ve biricik Datça’sında küçük veya büyük gruplar halinde yetişiyor. Yetişkin ağaç yaklaşık 1000 kg meyve verirken, ilk 15 yıl meyve vermiyor.

Eski çağlarda elmaslar keçiboynuzu tohumlarıyla tartılarak satılırmış. Çekirdeği, doğada ağırlığı değişmeyen tek tohum olduğundan, Araplar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde ağırlık ölçüsü olarak bile kullanılmış. Hesaba göre dört tanesi bir dirhem eden satıcı, alıcısına lütfedip fazladan bir çekirdek daha koyarsa, bu malı alanın itibarını, yüksek tabakadan olduğunu gösterirmiş. Dilimizde kullanılan, pek sevdiğim “iki dirhem bir çekirdek” deyimini de bu kahverengi harikaya borçluyuz. Yaklaşık 5000 yıldır bilinen bu meyve, Yahya Peygamber’in çölde ekmek yerine tükettiği besin olarak da biliniyor.

Keçiboynuzunun faydaları

*Kolestrol içermez. Süte oranla yaklaşık 3 kat daha çok kalsiyum içerir.
*Vücuda yiyeceklerle birlikte giren radyasyonu dışarı atar.
*Astım hastalığı ve nefes darlığını tedavi edici özelliği vardır. *Beklenmeyen hızda sonuç alınabilir. İçindeki etken madde hemen hemen hiçbir besinde bulunmamaktadır.
*Ciddi afrodizyak etkisi mevcuttur.
*Keçiboynuzuna başladıktan bir iki gün sonra balgam söktürücü     etkisi ortaya çıkar.
*Akciğer kanserini önleyen mucizevi bir meyvedir. Fosfor ve kalsiyum bakımından zengin olduğundan, osteoporoz rahatsızlığı olanlara, kalsiyum ihtiyaçlarının karşılanmasında çok iyi bir destekleyicidir.
*Keçiboynuzu pekmezini sabah aç karnına, akşam ise yatarken ilk 3 gün ikişer yemek kaşığı, sonraki günlerde de birer yemek kaşığı tüketin. Bunu bir yaşam tarzı haline getirip aksatmayın. *Sağlığınızdaki olumlu değişimleri fark etmeniz uzun sürmeyeceğe benziyor. Beyaz şeker tüketiminin başlamasıyla hamur ve tatlı yapımında yüzyıllar önce sadece keçiboynuzu tozu kullanıldığı unutuldu. Keklere, tatlılara şeker yerine aynı miktarda keçiboynuzu tozu ilave edin. Tat bakımından şekerden hiçbir farkı olmadığını göreceksiniz.

Dr. Ayça Kaya

YAŞLI BİR BEY…

Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir

bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.

Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.

Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve ‘biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler.

Yaşlı bey huzursuzlanmış; “acelesi olduğunu, röntgen istemediğini” söylemiş.

Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar.

“Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum” demiş.

“Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz” deyince ,yaşlı adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor” demiş.

Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?” diye sormuşlar.

Adam buruk bir sesle “Ama ben onun kim olduğunu biliyorum” demiş.

“Çiçek sulandığı kadar güzeldir,

Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,

Bebek ağladığı kadar bebektir.

Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin,

bunu da öğren,

Sevdiğin kadar sevilirsin.”

Can Yücel

DULSE DE MANSANA (Elma Reçeli)

Roş Aşana…Yılbaşı..Yeni bir yıl..Dargınlıkların bittiği,ailenin bir araya geldiği gece..Bolluk bereket adına envai çeşit yemekler, baş köşede balık (Kafası olmalı mutlaka), börekler, sebzeler ve ağız tadı ile geçecek bir yılın simgesi: Elma Reçeli.

Babaannemin gümüş kaşıkları.Dedemin adının  inisiali işlenmiş..(Şimdi bendeler..)Buz gibi su dolu bardaklar ve elma reçeli…İşte bir anı daha o günlerden…

Malzeme:

1 kğ elma

1 kğ. şeker

1 limon, vanilya veya damla sakızı

Elmalar ayıklanıp rendelenir.Şeker, iki bardak su ile kaynatılır.Şerbet katılaşınca rendelenmiş elmalar, limon, vanilya veya sakız ilave edilerek iyice kaynatılır.Reçelin hazır olup olmadığını anlamak için kuru bir tabağa bir damla damlatılır.Damla dağılmazsa reçel olmuştur.Sıcakken kavanoza dökülür, soğuyana kadar üstü açık bırakılır.

BESİNLERİ ÇİMLENDİRMEK

Her tohumda uyanmaya hazır bir enerji vardır. Tohumdaki enerjiyi aktif bir duruma getirmek için biraz su, biraz ısı, biraz da dikkat yeterlidir. Uzmanlara göre besinin değerini artırmanın en kısa yolu, bazı bitkileri çimlendirerek yemektir. Bitkiler çimlendirildiğinde bileşimlerindeki vitaminlerin, minerallerin, enzimlerin değeri artar.

Vitaminler üzerindeki araştırmalarıyla tanınan Prof. Stepp, B1 vitaminin ensülin hücrelere ulaşmasını kolaylaştırarak şekeri düşürdüğünü ileri sürer. Her ne kadar açıklaması daha yapılmamışsa da, E vitamininde de benzeri özellikler bulunmuştur. Çimlendirilmiş buğday bu vitaminlerin özelliklerini kendinde toplandığından, şeker hastalarına büyük yarar sağlayabilir. Günde 5-6 çorba kaşığı çimlendirilmiş buğday yiyen şeker hastalarının kan ve idrarında şekerin düştüğü görülür. Böylece kullanılan ensülin miktarı azaltılabilir. Kabızlıktan şikâyetçi olanlara da salık verilir, çünkü kepeği bağırsakta bir “süpürge” görevini görür.

Eğer zihnen yorgunsanız, çocuklarınızın büyümesiyle ve gelişmesiyle ilgileniyorsanız, gebe iseniz, doğan çocuğunuzu emzirmek istiyorsanız, hastalıktan yeni kalkmışsanız çimlendirilmiş buğdayı unutmayın. Pek az besin maddesi çimlendirildiğinde böylesine değişebilir. Bu değişme aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.

100 gr.                            Fosfor                Mg.                         Kals.

Kuru tohum                      423                133                          45

Çimlendirilmiş tohum    1050                342                        71

Beyaz ekmek                       86                     0.5                    14

Has buğday                       200                  90                       50

Yenmesi gereken normal günlük miktar 1-3 tatlı kaşığı dolusudur. Başlangıçta 2-3 hafta bu miktarı aşmamalı. Bu kür 2-3 ayda bir tekrarlanabilir. Bu besin çok enerji verdiğinden, gergin ve sinirli olanlar sakınmalıdır. Çimlendirilmiş buğdayı salataya, çorbaya, yemeklere, buğdaydan yapılmış bir bulamaca katarak yiyebilirsiniz.

Çimlendirilmiş buğdayın yapımı:

Buğday geceden yıkanır, cam ya da porselen bir kâseye konur. Üzerine yüzeyini bir parça örtecek kadar ılık su eklenir ve 24 saat bekletilir. (Mevsim yaz ise normal ısıda su konur.) Sonra süzülür ve ertesi sabaha kadar susuz bırakılır. Sabahleyin buğdaylar suyla çalkalanır, yani nemli kalmaları sağlanır ve akşama kadar bekletilir. Akşam yine sudan geçirilir. Buğdayın sudan geçirilmesi sürekli nemli kalması içindir. Buğday suyla çalkalanırken kabı ya da süzgeci silkelemeli. Böylece taneler birbirinden ayrılarak aralarına hava girer ve kabarmaları kolaylaşır. Buğday yazın 2, kışın 4 günde yeşerir. Odanın ısısı 12C’den aşağı düşerse tohumlar asitleşir, 18C’den yukarı olursa sertleşmeye yüz tutar ve çimlenmez. Çimleninceye kadar buğdayların nemli kalması sağlanmalıdır. Buğdaylar 1/2 cm. çimlendiğinde kullanılmaya hazırdır. Çimlenen buğdayın hem tohumu, hem filizi yenir.

Aşurelik buğday çimlendirmeye elverişli değildir, çünkü bir işlem görmüştür. Kullanılan buğday zarı alınmamış ve kimyasal gübre ile yetişmemiş buğday olmalıdır.

Tahılın ve kuru sebzenin çimlendirilmesi:

Tahılın ve kuru sebzenin proteinleri birbirlerini tamamladığına göre, bu tür besinleri aynı zamanda çimlendirerek yemek daha yararlı olur. Her tür tahıl (buğday, arpa, çavdar vb.) kuru sebzeyi (mercimek, nohut, kuru fasulye, börülce vb.) çimlendirebiliriz.

Uyarı: Soya fasulyesi çimlendirilecekse yeşil cinsten olanı seçmeli, sarısı çimlendirmeye elverişli değildir, çünkü çimlenmişi bazı enzimlerin etkisini kösteklemektedir.

Bir cam kavanozun ya da cam kâsenin içine 2 çorba kaşığı mercimek ve üstünü örtecek kadar ılık su konur. Başka bir kavanoza da 2 çorba kaşığı buğday ve üstünü örtecek kadar ılık su konur. Ertesi gün her kavanozun üstüne temiz, çift katlı bir tülbent koyarak süzülür (naylon süzgeç de olabilir). Süzülen su atılmaz. Bu suyun içinde değerli vitaminler vardır.

İstenirse içilir ya da bir yemeğe konabilir. Suyun iyice süzülebilmesi için tülbentle kapatılmış kavanozun ağzı yana yatırılır, loş bir yere koyarak üzerine temiz bir bez örtülür. Suyla çalkalayıp süzme işlemi günde 2-3 kez tekrarlanmalıdır. İster tahılın, ister kuru sebzenin çimlenebilmesi için nemli bir ortam gereklidir. İkinci günün sonunda (kışsa 3 gün; bazı tohumlar 5 gün de gerektirebilir) tohumların çimlenmeye başladığı görülür. Filizler kendi tohumunun boyuna vardığında, tohumlar kullanılmaya hazırdır. Filizi ve tohumu hepsi yenir. Filizler tohumdan fazla büyümemeli ve buzdolabında saklanmamalıdır. Çünkü yenir duruma gelen tohumlar buzdolabına konursa, çimlenme devam eder. Oysa filizler tohumun boyunu bulunca kullanılmalıdır.

İri tohumlar (nohut, fasulye vb.) 24 saat kavanozun içinde durduktan sonra çukur bir tabağa alınırsa çimlendirme daha kolay olur. Çünkü iri tohumlar birbirlerinin üzerine gelince hava alamadığından çimlenmeleri zorlaşır. Çukur tabağın içine koyarken tanelerin elden geldiğince birbirleri üzerine binmemesine dikkat etmeli.

Bunları nasıl kullanmalı?

Birer avuç salataya, çorbaya, sandviçe ya da herhangi bir yemeğe koyarak yenebilir. Hayal gücümüzü kullanacak olursak bunları kullanacak başka yerler de bulabiliriz, kuşkusuz.

Çimlendirilmiş besin maddeleri genellikle çiğ yenmelidir. Ancak pişirilerek de yenebilir. 

MÜHEYYA İZER`in

Bitkisel Protein ile DENGELİ BESLENME

Adlı kitabından

ANANAS VE FAYDALARI

Sindirim Yardımcısı ve Doğal İltihap Önleyici

Taze ananas içinde bulundurduğu protein sindiren enzim olan bromelain sayesinde sadece sindirime yardımcı olmakla kalmaz, vücutta meydana gelebilecek iltihapları ve şişkinlikleri de etkili bir biçimde azaltır. Özellikle sinüzit, bademcik iltihabı, gut hastalığı, mafsal iltihabı yada yaralanma veya ameliyatlardan sonraki iyileşme dönemlerinde ananasın faydalı olduğu bilinmektedir. Bromelainin iltihap önleyici etkisini artırmak için ananas öğünler arasında tek başına yenilmelidir. Bu sayede ananasın içinde bulunan enzimlerin tamamının sadece sindirime yardımcı olacak biçimde kullanılmasının önüne geçilmiş olunur.

C vitamini vücudun suda çözünebilen başlıca antioksidanıdır ve vücudun suyla dolu olan bütün bölümlerini, hücrelere saldıran ve zarar veren serbest radikallerin saldırılarından korur. Serbest radikallerin, damarların tıkanmasını ve kalp hastalıklarını artırdığı, solunum yollarının spazm geçirmesi olasılığını artırarak astım nöbetlerine yol açtığı, kolon hücrelerine zarar vererek kolon kanserine ortam hazırladığı, eklem ağrılarını artırdığı, osteoartrit ve romatizmal artrit rahatsızlıklarında sakatlanma riskini artırdığı ortaya çıkarılmıştır. Böylece C vitamini yönünden zengin bir dietin, bu rahatsızlıkları önleme veya zararlarını azaltmada ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Buna ek olarak, C vitamini bağışıklık sisteminin düzgün bir şekilde çalışmasında, kulak enfeksiyonlarında, soğuk algınlığı ve griplerde de çok etkilidir. Ananas C vitamini yönünden zengin bir besin olduğu için bolca tüketilmesi gerekmektedir.

Enerji Üretimi ve Antioksidan Müdafası için Manganez, Thiamin(B1 Vitamini) ve Riboflavin

Ananas az bulunan bir mineral olan manganezin mükemmel bir kaynağıdır. Manganez enerji üretimi ve antioksidan müdafası için gerekli olan birkaç enzim yönünden çok değerli kofaktördür. Manganeze ilave olarak ananas, yine enerji üretimi için gerekli olan ve enzimatik reaksiyonlarda kullanılan B vitaminleri olan thiamin ve riboflavin açısından da zengindir.

Ayrıca Ananas

Vücuttaki yağı azaltarak kanser riskini azaltır. Lifli bir besin olduğu için kroner kalp hastalıkları riskini azaltır. Doymuş yağ oranını ve kolestrolü düşürdüğü için yine kroner kalp hastalığı riskini azaltır. Vücutaki sodyum oranını azalttığı için de yüksek tansiyon riskini azaltır.

KISA BİLGİLER

Ananas Seçerken

Tombul, taze gözüken ve mümkün oldukça en geniş olanını seçin. Ananas ne kadar genişse yenilebilir kısmı o kadar fazla olur. Taze gözüken koyu yeşil yapraklar iyi kalitede olduğunun belirtisidir. Kokusu da iyi kalitede olduğunun bir göstergesidir fakat soğuk ortamlarda muhafaza edildiği için genelde kokusu oda ortamında olmadıkça fazla hissedilmez. Yaprakların kolayca çıkabilir olması yada kabuğunun rengi ananasın olgunluğu yada iyi kaliteli olup olmadığı hakkında bilgi vermez. Ananası olgunlaşması için saklamak gerektiği hakkındaki bilgilerde yanlış yönlendiricidirler. Ananas hasat edildikten sonra ne olgunlaşır nede tadı tatlılaşır. Ananas olgunlaşmaya çok yakınken hasat edilir ve hemen pazarlara gönderilir. Bu yüzden hemen yenilmesi gerekir.

Ananas Keserken

Ananasın üst yapraklı bölümünü bıçakla kesin. Daha sonra boylamasına 4 parçaya ayırıp kavun keser gibi kabuğundan meyvesini ayırıp dilimleyebilirsiniz. Eğer ananasın kabuğunu meyva salatası olarak kullanmak ve yapraklarının dekoratif bir görüntü vermesini istiyorsanız ananası boylamasına ikiye ayırıp yine kavun keser gibi etli kısmını kabuğundan ayırabilirsiniz. Elde edeceğiniz ananas kabuğunu meyve salatası, yeşil salata yada dondurma koymak maksadıyla kullanabilirsiniz. Ayrıca güzel bir şekilde ananası dilimlemenin ve ortadaki sert kısmından kolayca kurtulmanın en kolay yolu bir ananas dilimleyicisi satın almaktır. Bu alet yardımıyla dilimleri çıkardığınızda elde edeceğiniz ananasın çanağını hazırlayacağınız meyve salatalarını servis etmekte dekoratif kap maksadıyla kullanabilirsiniz.

Ananas Saklarken

Ananası saklamak için streç yada alimünyum folyoya sararak kokusunun diğer yiyeceklere bulaşmasını önleyebilirsiniz. Ananas buzdolabında saklanmalıdır. Dilimlediğiniz ananasları ağzı sıkıca kapatılmış bir saklama kabında buzdolabında 2-4 gün saklayabilirsiniz.

verita.com

 

 

YOGA YAPMAYA BAŞLAMAK 7 (ASANA)

Asanalar, bedeni gevşeten, güçlendiren, ona canlılık ve enerji kazandıran beden duruşlarıdır.Asanaların birçoğu adını hayvanlar ve bitkilerden alır.Bazıları ise bilgeler, tanrılar ve yıldızların adlarını taşır.

Asanaların nasıl geliştiğini anlatan bir kurama göre; yogiler doğanın içinde yaşar, doğadaki diğer varlıkları ve kendilerini çevreleyen yeryüzü ve gökyüzünü incelerlerdi. Yogiler özellikle daha iyi olmaya çalışan hasta hayvanların, bedenlerini nasıl hareket ettirdiklerini gözlemler ve onların yaptığı içgüdüsel hareketleri deneyimleyerek geliştiririlerdi.

İşte bu duruşlar, içgüdü ve zekanın birleşmesiyle oluşmuşlar, ve günümüze kadar taşınmışlardır.

Asanaları uygularken, dikkatlice, kullandığınız kasları gevşetir, yavaşça poziyon alır ve birkaç soluk alıp verme sürecinde pozisyonda kalırsınız. Ve bu sayede yumuşak , esnek ve uzun kaslara sahip olursunuz. Sabit hareketlerde kas gruplarını kullandığınız zaman, dayanıklılığınız ve oksijen alışınız artar, kalbe daha çok kan gider, kalp daha çok çalışır ve güçlenir.

Bir süre duruşu korumak, fiziksel bedeninizi güçlendirir ve fiziksel ve duygusal olarak bu duruşlara nasıl yanıt vereceğinizi hissetmenizi sağlar.

Yoga, aerobik bir etkinlik değildir ama, asanalarda ilerledikçe dayanıklılığınız artar ve hem aerobik etkinliklerin sağladığı faydaları, hem de kardiyovasküler faydaları sağlar.

Oksijen alışınız artar, kalbe daha fazla kan gider ve kalp güçlenir.

Fiziksel anlamda güç, dayanıklılık, ve esneklik kazanırken, duygusal ve zihinsel anlamda kendinize bir bakış açısı oluşturur, zihninizi yatıştırır, stresten, olumsuz duygulardan ve sizi engelleyen hislerden vazgeçersiniz.

Duruşları çakralara göre uygularsak bedenimizin her yerini kullanmış oluruz. Ve bu enerji merkezleri (çakralar) doğrudan fiziksel bedenimize bağlı olduklarından duygusal olarak neyi açtığımızı ve neyi etkin hale getirdiğimizi bildiğimiz zaman daha fazla yarar sağlarız.Çakralarla ilgili , ilerleyen bölümlerde bahsedeceğim.

Duruşları çakralara göre düzenlemek, size bedeninizin çalıştıracağınız bölümüne odaklanma ve konsantre olma fırsatı sağlar. Mesela karın bölgenizi güçlendirmek için fazladan hareket yapmanız gerektiğini düşünüyorsanız, üçüncü çakra duruşlarına yoğunlaşırsınız.Boyun bölgenizdeki tutulma ve ağrılar için ise beşinci çakra duruşlarına çalışırsınız.

Çakralardan geçerken duygusal olarak sizi neyin engellediğini de öğrenirsiniz.Bunu tanıyıp hissettiğiniz zaman, bu tür engellemelerden kurtulmak için hangi alanları çalıştırmanız gerektiğini bilirsiniz.

Fiziksel, zihinsel ve duygusal bedenlerinizin kuvvetlenerek zayıflıkların üstesinden gelmeniz de böyle gerçekleşir.

Asanaları uygularken,

*Kendinize karşı nazik olun.Çok fazla şey beklemeyin ve vazgeçmeyin..Sabırlı olun.

*Her duruşu yaparken soluk alıp vermeyi ihmal etmeyin.Duruşu uygularken fark yaratacak olan, soluk alıp vermenizdir.Gerçekleştiremediğiniz duruşlar için gerektiği gibi soluk alıp almadığınızı kontrol edin.

*Mümkün olan her anda kendinizi koyverin.Yüreğinizi ve zihninizi açın.Duruşları uygularken kendinizi sarmalayın ve bunu yaparken size huzursuzluk veren şeyler varsa bedeninizi terk etsinler ve yok olsunlar.

YOGA YAPMAYA BAŞLAMAK 6 (NİYAMA)

Yoga yapmaya başladığınızda, kendinizle ve kişisel gözlemlerinizle ilgili tutumunuzla da ilgilenirsiniz.

Yoga’da temizlik yani “sauca” önemlidir. İçsel temizlik, bütün organların sağlıklı bir şekilde işleyişini korumak açısından çok önemlidir. Beden duruşları, nefes alma teknikleri ve arınma uygulamaları fiziksel bedeni yıkayıp temizler ve toksinlerden arındırır. Ama aynı zamanda zihnimizin de temiz tutulması gerekir. Eski düşünce kalıplarına ve algılayış şekline tutunup kalmak, zihni karmaşık hale getirir. İçinde bulunduğumuz ortamın dış temizliği, bedenimizin dış ve iç temizliği, bazı nefes teknikleri, aynı zamanda zihnimizin de temizliği için zemin hazırlar. 

İnsanın gösterişsiz, alçakgönüllü ve kendinden ve yaşamdan elde ettikleri ile mutlu olması da önemlidir. Yoga’da buna “santhosa”denir. Yaşamda olup biteni kabullenmeyi içerir. Her anı doyasıya yaşamak ve yaşam yolculuğunun tadını çıkartmaktır. 

Zihin ve bedendeki birçok tıkanıklık ve kirliliği ortadan kaldırmanın yolu, beden duruşları ve nefes egzersizlerinden geçer.”Tapas” ısıtmak ve temizlemek anlamına gelir.Tapas aynı zamanda tam olma , kendini tanıma ve kişisel bütünlüğe karşı duyulan  arzuyu da temsil eder.Çile çekmek olarak da tanımlanır.

Beden, tapas sayesinde zihnin ve bedenin saflığını bozan zararlı maddelerden arınır. Yediğimiz besinler, aldığımız ilaçlar, okuduklarımız, televizyon ve sinemada izlediklerimiz ve düşündüklerimiz yoluyla bedenimize neyin girdiğine özen göstermeyi içerir.

Yalnızca acıktığınızda yemek yemek, doğru duruş ve bedensel hareketleri yapmak, düzenli nefes almayı ögrenmenin  yanı sıra, bize yararı olmayan düşünce arzu ve istekleri yok etmemiz için de tapas uygulaması gereklidir.

Enerjimizi yediğimiz besinlerden ve soluduğumuz havadan alırız. Bedenimize iyi bakmamız gerekir ve bu yüzden doğal arzularla seçilen doğru besinleri tüketmemiz gerekir. Zihnimizin arzu ettiği, bizi zorladığı besinleri değil, bizim için faydalı olduğunu bildiğimiz, doğal şekilde gereksinim duyduğumuz en az işleme tabi tutulmuş, antibiyotik ve hormonlara maruz bırakılmamış balık ve etler ile tahıllar, sebzeler ve meyveler tercihimiz olmalıdır. Abur cuburlar belki açlığı kısa bir süre bastırırlar ama içsel kimyamızın dengesini bozabilirler.

Televizyon reklamlarını ya da marketlerin cazibesine kapılıp aşırı yemek yemek kolaydır. Hatta yemek yerken televizyon seyretmek ya da bir şeyler okumak daha hızlı yemek yememize neden olur. Üzüntülü ya da sinirli olduğumuzda daha fazla yeriz. Duygusal nedenlerle yemek yer, tatlı bir şeyler arar, tatsız şeyleri bilincimizden atmak için yiyecekleri kullanırız. Unutmayın kullanacağınız anahtar ılımlı davranmak yani “bramachara”dır. 

“Svadhyaya” kendini inceleme, araştırma anlamına da gelir. Ne öğrenirseniz öğrenin, eğer sizi kendi kendinizi daha bütünsel olarak tanımlamanızı sağlıyorsa, o, “svadhyaya” dır.Gerçek benliğinizi inceleyip yeniden keşfetme olanağını elde edersiniz.Yoga’da kendi kendinize yakınlaşır, daha önce hiç farkına varmadığınız birçok şeyi keşfedersiniz. Yoga sutra, kendinizi daha iyi tanıdıkça, ilahi güçle bağlantınızın ve var olan her şeyle ortak bağınızın derinleşeceğini söyler. 

Farkındalığımız arttıkça ve yaşamın belirsizliğini deneyimledikçe aslında kontrolün bizde olmadığını fark ederiz. ”Isvarapranidhana” buna işaret eder ve yaşamda kontrolün elimizde olduğu şeklindeki sahte duyguyu yok ederek, Tanrı veya doğa, bütünlük ve kutsallık duygusunu bize yaşatan her ne ise, bizi ona yönlendirir. Dua etmek de isvarapranidhana’nın yaşamımızdaki rolünü kabul etmenin yollarından birisidir.