“ÖFKE VE HÜZÜN”

İnsanların hiçbir zaman ulaşamadıkları, belki de ulaşsalar bile farkına varmadan yanından geçip gittikleri büyülü bir krallıkta…

Elle tutulabilir şeylerin hiç bir zaman somutlaşmadığı sihirli bir krallıkta…

Bir zamanlar…

muhteşem bir gölcük varmış.

Kristal gibi saf sularında akla hayale gelecek tüm renklerdeki balıklar yüzer, yeşilin bin bir tonu yansırmış…

Ta ki bu sihirli ve berrak göle Hüzün ile Öfke, aynı zamanda banyo yapmaya gelene kadar.

İkisi de giysilerini çıkarmışlar, göle girmişler.

Öfkenin acelesi varmış(öfkenin her zaman acelesi vardır ya), nedenini bilmediği halde çarçabuk yıkanmış, sonra daha da aceleyle sudan dışarı fırlamış…

Öfke körmüş, en azından gerçeği açıkça ayırt edemezmiş. Bu nedenle aceleyle sudan fırladığında, eline ilk geçirdiği giysiyi üzerine giymiş…

Ve de bu giysi onun değil, hüzününki miş.

İşte böylece üzerine Hüznü geçiren öfke çekip gitmiş.

Çok dingin ve çok aklı başında, her neredeyse orada ilelebet kalmaya niyetli hüzün de banyosunu bitirmiş, hiç mi hiç acelesi yokmuş, daha doğrusu zamanın geçtiğinin bilincinde değilmiş, tembelce. yavaş yavaş gölden çıkmış.

Kıyıda giysilerinin yerinde olmadığını fark etmiş.

Hepimizin bildiği gibi hüznün hiç hoşlanmadığı bir şey varsa oda çıplak olmaktır. Bu nedenle gölün kıyısındaki tek giysiyi üzerine geçirmiş: Öfkeninkini.

Anlatırlar ki, bu olaydan sonra, insan kör, zalim, korkunç kızgın öfkeyle karşılaştığında çoğu kez şaşırır. Ama kendimize zaman tanır ve iyice bakarsak, gördüğümüz öfkenin bir kılıktan ibaret olduğunu fark ederiz, bu öfke kılığının ardında aslında hüzün gizlidir.

(DÜŞÜNDÜRÜCÜ HİKÂYELER-JORGE BUCAY)

BEN NEYİM ?

Ben neyim?

Olduğum gibi kim görebilir beni,

ne rengim var benim, ne nişanım.

Benim de bildiğim sırlar var, diyeceksin ama,

hem o sırlarım ben,

hem o sırları saklayanım.

 

Bu gönül ne vakit durulacak, bilmem.

Ama şu anda hiç kımıldamadan duran da benim,

yürüyüp giden de ben.

Ben bir denizim,

kendi varlığı içinde taşan,

uçsuz bucaksız,

alabildiğine geniş,

kıyısız, hür bir deniz.

İki dünya da yok oldu gitti bende.

Artık ne bu dünyadan sorsunlar beni,

ne o dünyadan.

Sen bizim tıpkımızsın, dedim, ey can!

Amma yaptın, dedi,

o da ne demek?

Şu gördüklerin hep ben’im.

Yoksa, dedim, sen o musun?

Hey, kendine gel, sus, dedi,

benim ne olduğum, dedi, dile gelmez.

Öyleyse, dedim, işte sana dilsiz, dudaksız konuşan biri,

yoklukta ayaksız yürümedeyim, gökteki ay gibi,

işte sana elsiz ayaksız durmadan koşan biri.

Böyle koşup durmak, dedi bir ses, senin nene gerek.

Bak bana, apaçık ortadayım da gene gizliyim.

Sen beni gör asıl, beni!

Eşi bulunmaz bir gizli maden olmuşum;

eşi bulunmaz bir deniz olmuşum ben,

Tebriz’li Şems’i gördüm göreli.

Mevlana

 

KENDİNİ SEV

Evet, yolculuğun sırasında, sırtına, taşımak zorunda kaldığın şeyler yüklenmiş olabilir.

Bu yükü taşıdığın için kendini sev.

Bazen yolunu şaşırdığın için kendini sev.

Bu sensin. Seni sen yapan şeyler bunlar.

Seni insan yapan, harika insan yapan şey budur. Eğer mükemmel olmasaydın, şimdi burada olmazdın. Dürüst olalım, mükemmel biri kimin umrundadır ki?

Mükemmel insanların yaptığı tek şey, başkalarında aşağılık duygusu uyandırmaktır. Kusurları kabul etmek, onları benimsemek senin için ne kadar kolay oluyorsa, içinde oluşan mutluluk duygusu o kadar kusursuz olacaktır.

Kendini olduğun gibi kabullendiğin anda, kendine ulaştın demektir.

Dört dörtlük olmayanlar kulübüne hoşgeldin! Olmadığımız biri gibi davranmayı bıraktığımız anda, bu yorucu sahte gösteri nihayet sona erer. Diğer insanları da oldukları gibi kabul edelim. Olduğun gibi davranmak kendine verebileceğin en büyük hediyedir. O halde her şeyi ile kimliğinin arkasında dur.

Pierre Franckh, Rezonans Kanunu

 

HER SABAH HESABINIZA YATIRILAN…

Her sabah hesabınıza 86.400 $ yatıran bir banka düşünün.

Gün boyu istediğiniz kadar parayı harcamakta veya harcamamakta serbestsiniz. Parayı istediğiniz şekilde kullanabilirsiniz.

Oyunun sadece tek bir koşulu var: Harcamayı başaramadığınız meblağ ertesi güne devretmez ve akşam hesabınızdan geri çekilir.

Ve bu paranın hiçbir bölümünü ne sebeple olursa olsun saklayamazsınız.

Bir önceki günün tutarının tamamını harcamış veya hiçbir bölümünü harcamamış da olsanız ertesi sabah hesabınızda yine 86,400 $ bulacaksınız.

Nasıl keyifli değil mi?

Farkında olsanız da olmasanız da aslında, hepimizin böyle bir bankası var.

Adı ZAMAN.

Her sabah 86.400 saniye hesabınıza yatıyor ve o gün daha fazlasını asla harcayamıyorsunuz.

Kullanamadığınız kısım ise akıp gidiyor ve hesabınızdan siliniyor..

Hiç devretmiyor.

Her gün size yeni bir hesap açılıyor.

Her akşam günün bakiyesi siliniyor.

Eğer günlük hesabınızı kullanmadıysanız, bu zarar sizindir.

Geriye dönüş yok, yarından avans çekmek yok.

Bugünü, bugünkü hesaptan yaşamalısınız.

Ona yatırım yapın ki, size sağlık, mutluluk ve başarı olarak geri dönsün.

Zaman akıp gidiyor gününüzü gün etmeye bakın!

BIR SENE’nin değerini anlayabilmek için sınıfta kalan bir öğrenciye sorun.

BIR AY’ın değerini anlayabilmek için prematüre bir bebeği dünyaya getiren anneye sorun.

BIR HAFTA’nın değerini anlayabilmek için haftalık derginin editörüne sorun.

BIR DAKİKA’nın değerini anlayabilmek için treni henüz kaçırmış bir kişiye sorun.

BIR SANİYE’nin değerini anlayabilmek için bir kazayı kıl payı atlatmış bir kişiye sorun.

BIR MİLİSANİYE’nin değerini anlayabilmek için olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan kişiye sorun.

Şunu unutmayın ki zaman hiç kimseyi beklemez.

Dün artık mazi oldu.

Yarın ise muamma.

Bugün ise avuçlarımızın içinde bize sunulmuş bir armağandır.

Alıntı.

ÇATLAK TESTİ

 

Çin’de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna astığı testilerle dereden su taşırmış evine.. Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak varmış… Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış eve.. Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarım; diğeri dolu olarak varırmış. İki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldururmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su kalırmış…

Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş. Fakat zavallı çatlak olan kusurlu testi, çok utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş. İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen çatlak testi, ırmak kenarında adama şöyle demiş:

‘Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar akıp gidiyor…’ Adam gülümseyerek dönmüş testiye; ‘Göremedin mi? Yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu. Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok. Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlaklığını biliyordum… Senin tarafına çiçek tohumları ektim… Ve her gün o yolda ben su taşırken, sen onları suladın… 2 senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın olmasaydı evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim’ diye cevap vermiş.

 

Aslında hepimiz birer çatlak testiyiz. Her birimizin kendine has kusurları vardır. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı ilginç yapan, mükâfatlandıran, renklendiren…

Etrafınızdaki her kişiyi, oldukları gibi kabullenin… Onlardaki kusurları değil, içlerindeki güzellikleri görün…

Alıntı

 

YAŞAMAYA DAİR III

Bu dünya soğuyacak,

yıldızların arasında bir yıldız,

hem de en ufacıklarından,

mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,

yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,

hatta bir buz yığını

yahut ölü bir bulut gibi de değil,

boş bir ceviz gibi yuvarlanacak

zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,

duyulacak mahzunluğu şimdiden.

Böylesine sevilecek bu dünya

“Yaşadım” diyebilmen için…

Nazım Hikmet Ran

YAŞAMAYA DAİR II

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,

yani, beyaz masadan,

bir daha kalkmamak ihtimali de var.

Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini

biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,

hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,

yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz

en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,

diyelim ki, cephedeyiz.

Daha orda ilk hücumda, daha o gün

yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.

Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,

fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz

belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,

yaşımız da elliye yakın,

daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.

Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,

insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla

yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım

hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…

Nazım Hikmet Ran