EGO 1

Bir çocuk doğar. Doğduğunda kendisi hakkında hiçbir bilinci, bilgisi yoktur. Ve bir çocuk
doğduğunda ilk olarak farkına vardığı şey kendisi değil diğeridir. Bu doğaldır
çünkü gözler dışa doğru açıktır, eller diğerlerine dokunur, kulaklar
başkalarını duyar, damak yiyecekleri tadar ve burun dışarıyı koklar. Tüm bu
duyular dışa doğru açıktır. Doğmanın anlamı da budur. Doğumun anlamı bu dünyaya
gelmektir, dışarının dünyasına. Dolayısıyla da bir çocuk doğduğunda, bu
dünyanın içine doğar. Gözlerini açar ve diğerlerini görür. Diğer sen demeksin.
Çocuk ilk önce annesinin farkına varır. Daha sonra da yavaş yavaş kendi
bedeninin farkına varmaya başlar. Bu da aslında diğerdir ve de bu dünyaya
aittir. Acıkır ve bedenini hisseder; ihtiyacını giderdiğinde de bedenini unutur.

Bir çocuk şöyle yetişir: Önce senin, ötekinin farkına varır ve sonraysa seninle, ötekiyle kıyaslayarak yavaş yavaş kendisinin farkına varır.

Bu farkındalık yansıtılmış bir farkındalıktır. O kendisinin kim olduğunun bilincinde değildir. O yalnızca annenin ve de onun kendisi hakkında ne düşündüğünün farkındadır. Eğer annesi ona gülümserse, onu takdir ederse, ‘Sen çok güzelsin’ derse, onu kucaklayıp öperse çocuk kendisi hakkında iyi şeyler hisseder.

İşte şimdi bir ego doğmuştur.

Takdir, sevgi, ilgi aracılığıyla iyi olduğunu,değerli olduğunu ve bir önemi olduğunu hisseder. Bir merkez doğar.

Yalnız bu merkez yansıtılmış bir merkezdir. Onun gerçek varlığı değildir. Kendisinin kim olduğunu bilmez; yalnızca başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü bilir. Ve bu bir egodur; yansıma… Başkalarının ne düşündüğüdür. Şayet herkes onun bir işe yaramaz olduğunu düşünürse kimse onu takdir etmez, ona gülümsemezse… Böyle bir durumda da bir ego doğar:
Hastalıklı bir ego; üzgün, reddedilmiş, kendisini değersiz ve diğerlerinden aşağıda hissederken incinmiş.

Bu da bir egodur. Bu da bir yansımadır.

Önce anne; ve anne başlangıçta tüm dünya  demektir. Sonradan anneye başkaları katılır ve dünya büyümeye başlar. Ve bu  dünya büyüdükçe de ego daha karmaşıklaşır çünkü birçok başka insanın daha  görüşleri yansır.

Ego biriktirilmiş bir olgudur, başkalarıyla  yaşıyor olmanın bir yan ürünüdür. Eğer bir çocuk tamamıyla yalnız yaşarsa,  hiçbir zaman ego geliştirmeyecektir. Ama bunun bir yararı olmaz. Bir hayvan  gibi kalacaktır. Hayır, böyle bir şey onun gerçek kendi benliğini bileceği anlamına  gelmez.

Ego bir zorunluluktur çünkü gerçek olan ancak  sahtesi aracılığıyla anlaşılır. Kişi onun içerisinden geçip gitmelidir. Bu bir  öğretidir. Gerçek yalnızca yanılsama sayesinde anlaşılır. Gerçek olanı doğrudan  bilemezsin. Öncelikle gerçek olmayanın ne olduğunu bilmek zorundasın. Önce  gerçek olmayanı tanımak zorundasın. Bu tanışıklık vasıtasıyla gerçeğin ne  olduğunu bilmek için yeterli hale gelirsin. Şayet sen sahteyi sahte olarak
bilirsen, gerçek üzerine gün gibi doğar.

 

OSHO

DEĞERSİZLİK DUYGUSU 3

Değersizlik duyguları bir insanın cinsel kimliğine ilişkin olarak da yaşanabilir. Bu olgu kadınlarda erkeklerinkine oranla daha açık bir biçimde yaşanır. İçinde yaşadığımız kültür, erkeğe ve erkeklik rolüne öncelik tanır. Buna karşılık, kadın ve kadının yaptığı işler üstü kapalı bir biçimde küçümsenir. Toplumumuzun bazı kesimlerinde olduğu gibi, kız çocuğa erkek çocuktan daha az değer verilen bir ortamda yetişmiş olan bir kadın, hemcinslerini küçümseyebilir ve gerçek kadınlık kimliğinden saparak toplumun yeğlediği erkeksi davranışları benimseyebilir. Böyle yapmakla üstün bir varlık olabileceğini ve değersizlik duygularına çözüm getirebileceğini sanır.

Oysa bu davranışlar yalnızca erkeklerde görüldüğünde toplumun onayını kazandığından, kendi gerçek kimliğinden vazgeçmekle kendisini, herkesten önce kendi gözünde küçük düşürmekte olduğunu fark etmez. Böylesi davranışlar bazen kadının kadınlığıyla çevresine meydan okuması, örneğin, erkekleri önce baştan çıkarıp sonra onları incitmeye ya da sömürmeye çalışması biçiminde de görülebilir. Bu davranışların gerisinde kadınlık kimliğine ilişkin değersizlik duyguları bulunur.

Benzer davranışlara erkeklerde de rastlanır. Toplumun erkek kimliğine ilişkin beklentilerini karşılayamadığı için kendisini değersiz bulan insanlar, erkekliklerini abartılmış bir biçimde yaşayarak üstün bir varlık olabilecekleri sanısına kapılırlar. Böyle erkekler çok sayıda kadını baştan çıkarmakla ya da saldırgan davranışlarda bulunmakla güçlü erkek imajına ulaşabileceklerine inanmışlardır. Kimi ise, erkekliklerine ilişkin değersizlik duygularını tam karşıtı bir yönde ödünlemeye çalışır. Kadınsı bir kimliği benimseyerek kendisinden beklenen erkeklik rolüne aldırmadığını, topluma meydan okurcasına ve insanları şoke edercesine ortaya koyar.

Böylece cinsel kimliklerine ilişkin değersizlik duyguları yaşayan kadın da, erkek de erkeklik olarak yorumladıkları davranışları benimsemeye çalışır ve bu abartılmış davranışların gerçek anlamdaki erkek kimliğiyle ilişkisi olmadığını göremezler. Bu kişiler, toplumda erkeklik ve güçlülük kavramlarının eşanlam taşıması sonucu, kendilerine göre geliştirdikleri bir erkeklik imajının beklentilerine kendilerini uydurmaya çalışırlar. Bir başka deyişle, kadın ‘erkek’, erkek de ‘daha erkek’ olmakla güçlü olabileceğine inanır.

İnsanın üstün sandığı gerçekdışı bir kimliği benimsemeye çalışarak değersizlik duygularından kurtulmaya çalışması, daha ciddî sorunlar yaşamasına neden olduğu gibi, asıl soruna da çözüm getirmez. Üstelik kendisini değersiz bulmasına neden olan ilkel tepki eğilimlerinin denetimi daha da güçlenir. Örneğin, kimi insan entelektüel bir üstünlük geliştirip her şeyin irade ve mantık gücüyle çözümlenebileceğine kendisini inandırmaya çalışır, ama duygusal yaşamında ya yalnızdır ya da başarısız. Görkeme ulaşma çabası insanın yaşam alanını da daraltır. Yaşamı kendisini üstün hissedebileceği durumlarla sınırlandırdığından yeni deneyimlere ve değişik yaşantılara kapalıdır. Kaldı ki sürekli görkem ya da kusursuzluk bir ütopyadır. Kusursuzluğun tanımı yapılabilmiş olsaydı, bu tanımdaki ölçütlere uyabilen bir kişi herhalde çok sıkıcı olurdu. Kusursuz olmaya çalışanlar bile öyle olduktan sonra!

Üstün olmak zorunda olan kişi bir varoluş savaşı vermektedir. Bu nedenle yalnız kendisiyle ilgilidir ve asıl sorun da buradan kaynaklanır. Dostluk ve yardımseverlik toplumsal insan türünün kalıtsal bir parçasıdır. Bu eğilimler insanın çocukluk döneminde çevresiyle olan sıcak etkileşimi sonucu gelişir ve zenginleşir. Benmerkezcilik, çocukluk dönemlerinde sıcak tepki vermeyi öğrenememiş olma sonucu oluşan kusurlu bir davranıştır. Diğer insanların gerçeklerini anlayabilmek için dürüst bir çaba göstermeyen ve yalnızca almak için veren ya da verir görünen bir insan, suçluluk ve değersizlik duygularından kurtulamaz.

Bir insan varoluşunun getirdiği sorunlara güvenli ve gerçekçi bir biçimde yaklaşabiliyorsa, değersizlik duyguları yaşamaz. Yenilgiyi de başarı gibi yaşamın doğal bir parçası olarak kabul ettiğinden, karşılaştığı durumlardan ve kendisi ile ilgili gerçeklerden kaçmaz. İç dünyasındaki çaresizlik duyguları ve dıştan gelen zorlanmalar onu yapıcı çabalara yöneltir. Kendisinin ve diğer insanların ortak özelliklerine, amaçlarına uygun düşünce ve değer yargıları geliştirebilmiş olduğundan suçluluk duyguları yaşamaz. Sağduyusu sayesinde bulduğu çözümler başkalarının çıkarlarına karşıt düşmez. Sağduyudan yoksun bir kişi, kendisini ve dünyayı salt kendi açısından görür, kişisel çıkarlarına yönelik amaçlardan başkasını düşünemez.

Acı da verse hoşlanmadığımız kendimizle yüzleşebilmeli ve bu yüzden asla kendimizi lânetlememeliyiz. Kendini lânetlemek ya da kendine acımak insanın sorumluluklarını görebilmesini engeller.

Güçlülük, yürekli olmayı gerektirir. Yüreklilikse insanın kendi gerçekleriyle yüzleşebilmesini içerir. İnsanın kendine yabancılaşması pahasına kazanılan güç, gerçek güç değildir. Güçsüzlüğümüzü yaşayabilecek yürekliliği gösterdiğimiz bir anda biri bizi küçümserse, bu onun sorunudur. Aslında için için aynı yürekliliği gösterebilmiş olmayı o da ister, ama abartılmış gururunun tutsağı olduğu için bunu göze alamaz.

Bazı insanlar, kendimizi dürüstçe yaşadığımız zaman, diğerlerinin bu ‘açık’tan yararlanarak bizi devirmeye çalışacakları görüşünü savunurlar. Oysa bir insan ancak kendi içinde devrikse başkaları tarafından devrilebilir.

Kusurlu bir yanımızla yüzleşip bunu kabul edebilirsek, bu yanımızın bir süre sonra ortadan kalkma olasılığı da artar. Bu çoğu kez bilinçli bir çabayı gerektirebilirse de, bazen çözüm hiç fark etmeden gerçekleşir. Böyle bir süreci başlatmış olmak, insanlarla ilişkilerimizde daha da etkin olmamızı sağlar.

Çünkü kendimize hoşgörülü oldukça, diğer insanların kusurlu yanlarını da daha kolay kabul edebiliriz. Dolayısıyla onlara gerçek anlamda bir şeyler verebilmemizin gururunu yaşamaya başlarız. Bu, benliğin şişmesiyle sonuçlanan gururdan çok farklı bir duygudur. İnsanın kendisine değer verebilmesini içerir!

Engin Geçtan, İnsan Olmak

DEĞERSİZLİK DUYGUSU 2

Kişiliğin bireyleşebilmesi için, insanın kendisine ilişkin gerçekleri olabildiğince bilinçlendirebilmesi gerekir. Ne var ki, birçok insan kendini tanımak için çaba göstermeksizin yaşamına anlam katabilmeyi umar ve beklediklerini bulabilmek için bir mucizenin gerçekleşmesini bekler. Oysa insan, gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendisiyle uzlaşır ve çevresine karşı da daha hoşgörülü olur. Bunu başaramayan biri ise hoşlanmadığı ve kabul etmediği bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken, aslında, tanımadığı gerçek benliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir.

Değersizlik duyguları yaşayan insan, kendi gerçek benliğini kabul etmediğinden, gerçekdışı bir üstünlük düzeyine ulaşabilmek için çaba harcar ve enerjisinin çoğunu bu amaç için tüketir. Ne var ki, bu amaca ulaşmak için geliştirdiği yöntemler esneklikten yoksundur ve kendisini tanrılaştırmak umuduyla oluşturduğu amaçlar ulaşılamaz niteliktedir.

Üstelik seçtiği amaçlar, topluma değil kişisel çıkarlarına yöneliktir; tasarıları bencil niteliktedir ve kişisel üstünlüğünü sağlayabilme yolunda diğer insanlara zarar verebilecek girişimlerde bile bulunabilir. Üstünlüğünü güç ve para kazanarak gerçekleştirmek isteyen kişi amacına ulaşmak için diğer insanları kolayca harcayabilir. Entelektüel üstünlüğünü kanıtlamak için çevresindekileri sürekli eleştiren ve yanlışlarını arayan bir diğeri, onların düşünce ve isteklerine saygı gösteremez. Ancak, diğer insanlara değer veremediği için tüm bu çabalarına karşın kendisini yine de değersiz bulur ve toplumun dışında kalmış hisseder. Saygınlık uğruna bu denli çaba harcadığı halde çevresindekilerin saygısını kazanamamış olmasının nedenini bir türlü anlayamaz.

Değersizlik duyguları yaşayan bir insan, ilişkilerinde tutarsızdır. Bazen üstünlüğünü kanıtlamak amacıyla insanlarla yoğun bir ilişkiye geçer, kendisini eksik ve yetersiz bulduğu zamanlarda da onlarla karşılaşmamaya çalışır. Böyle bir insan ancak kendi üstünlüğünü yaşayabileceği ortamlara girme yürekliliğini gösterir, ikinci planda kalacağını hissettiği ya da üstünlük maskesinin düşerek, değersizlik duygularıyla yüzleşme tehlikesinin bulunabileceği durumlardan uzak durur.

Örneğin, para gücüyle kendisine saygınlık sağlayan biri, entelektüel değerlere önem verilen bir ortamda bulunmaktan kaçınabilir; her yerde birinci planda olmak isteyen bir başkası, girdiği bir toplulukta diğer insanların görüşlerini paylaşmamak ve onlardan farklı biri olduğunu vurgulamak için konuşmalara katılmayabilir. Çünkü değersizlik duygulan yaşayan bir insanüstün olmak zorundadır.

Değersizlik duygularını giderme amacıyla üstün olma ya da görkeme ulaşma çabasında olan kişi, bunu gerçekleştirmek için düş gücü ürünü bir amaç geliştirir ve tüm davranışlarını bu tasarım çerçevesinde düzenler. Arada bir diğer isteklerinden ve amaçlarından söz etse de, geliştirmiş olduğu tasarımın gerektirdiği yönelimin dışına çıkamaz. Örneğin, herkesin saygınlığını kazanmayı amaçlamış olan kişi, diğer insanlarla beraberliklerinin her anında davranışlarını bu amacına göre ayarlar. Belirli bir senaryoyu izlemek zorunda olan bir oyuncu gibidir, ama oynadığı oyunun bilincinde değildir. Ancak saygı gördüğünde var olduğunu hissedebildiğinden, diğer seçenekleri göremez.

Görkeme ulaşma çabası içinde olan kişi, birbiriyle çelişkili durumları birlikte yaşar. Bir yandan benliğine egemen olan amaca ulaşmaya çalışırken, öte yandan bu amacı gerçekleştirmiş olduğuna inanır. Örneğin, insanların hayranlığını kazanmayı amaç edinmiş biri, bir yandan diğer insanların kendisine hayran olmaları için çaba gösterirken, öte yandan kendisini herkesin hayranlığını kazanmış biri olarak görür. Bir yandan herkesin kendisine hayran olduğuna inanırken, öte yandan bunun çevresindeki insanlar tarafından da sürekli doğrulanmasını ister. Beklediği övgüyü bulamadığı zamanlarda çevresini buna zorlayıcı davranışlara girişir. Kendisine göre bu onun hakkıdır.

Değersizlik duygularına karşı böylesine mantıkdışı bir gurur sistemi geliştirmiş olan kişi, kusursuz saydığı benliğine uygun düşmeyen davranışlarda bulunduğunu fark ettiğinde, kusurunu kesinlikle hoş görmez. Neden öyle davrandığnı anlamaya çalışacağı yerde kendisini yargılar ve eleştirir. Kendisine karşı hoşgörüsüzlüğü, gerçek dünyasını anlayabilmesini ve yaşadığı olaylardan ders alabilmesini engeller. Gerçek kişiliğinin olmak istediği kişinin özelliklerine sahip olmaması, bocalamasına neden olur. Kendisini her an başkalarıyla kıyaslamak ve onlardan daha üstün olduğunu hissetmek zorundadır. Bundan ötürü gerçek benliğiyle yüzleşme olasılığının tehdidi altında yaşar.

Kendisini üstün bir varlık olarak algılayan kişi, çevresinden gelen en küçük bir eleştiriye bile katlanamaz. Gerçek benliğiyle yüzleşmesine neden olan durumları dünyanın sonu gelmişçesine yaşar. Bu nedenle gururunu incitebilecek bir durumla karşılaştığında ya da karşılaşmak üzere olduğunu hissettiğinde o durumdan kaçmaya çalışır. Kaçamadığı durumlarda ise değersizlik duygularının gerisindeki düşmanca eğilimler denetiminden çıkar ve gururuna darbe indirenlerden öç almaya çalışır.

Böylesi bir gurur insanı kendisine yabancılaştırır ve kişilik bütünlüğünün bozulmasına neden olur. Gerçek benliğine karşı geliştirdiği nefret sonucu görkemli bir kişiliği benimsemeye çalışan insan bu uğurda sürekli ödün verir. Kendisi için daha önemli olan pek çok konuyu bir yana bırakarak tüm çabasını ve enerjisini lüksleştirdiği görüntüsünü sürdürebilmek için yaptığı gereksiz yatırımlarda kullanır. Verilen ödünlerse, kendine yönelik nefret duygularını pekiştirir ve bir kısırdöngünün yerleşmesine yol açar. Kişiliğini bütünleştirebilme çabası içinde, bazen olmak istediği kişiyle, bazen de hoşlanmadığı benliğiyle özdeşleşir. Ancak, hangi yöne giderse gitsin, ikisi arasındaki çatışmadan kurtulamaz ve bu durum ona acı verir.

Engin Geçtan İNSAN OLMAK

 

DEĞERSİZLİK DUYGUSU 1

İnsan, doğa güçlerine ve bazı hayvan türlerine oranla zayıf bir varlıktır. Bu nedenle, her insanın varoluşunda eksiklik duygusu vardır.

Çünkü insan, çocukluk döneminden ötürü, yaşamına normal bir çaresizlik içinde başlar. Çocukken, güçlü yetişkinler arasında yaşayan güçsüz bir varlıktır. Sonraki yaşamı boyunca, daha önce kendisine egemen olan insanlar ve doğal güçler üzerinde üstünlük kurmak ve gücünü kanıtlamak için çaba gösterir. Çoğu kez bununla da yetinmez, kusursuz bir varlık olmaya çalışır.

İnsanın dünyaya gelişi ile yaşanmaya başlanan ve ömür boyu süren bu duygu evrenseldir. Çünkü doğadaki tüm varlıklar eksi bir durumdan artı bir duruma geçmek için sürekli çaba içindedirler. İnsandaki eksiklik duygusu da, bireyin gelişimi ve insanlığın evrimi için gerekli bir dürtüdür. Ama çoğumuz, bu duygunun varlığını yadsıma eğilimindeyizdir. Çünkü eksiklik, toplumsal değer yargılarına göre arzu edilmeyen bir durumdur.

Bu nedenle, eksik yönlerimizi ancak bazı durumlarla yüz yüze geldiğimizde kabul ederiz. Eksiklik duygusu, yarattığı hoşnutsuzluğa karşın yaşanması kaçınılmaz bir olgudur. Üstelik insanın yaşamını sürdürebilmesi ve gelişebilmesi için zorunludur. Çünkü eksikliğin fark edilmesi insanı güdüler ve eyleme geçirir.

Değersizlik duygusu ise yukarıda tanımlanan normal eksiklik duygusundan çok farklıdır. İnsanı daha fazla şeyler yapmaya ve yaratmaya güdülemediği gibi, bir kısır döngünün yaşanmasına da neden olur. Değersizlik duygusu, bir insanın kendisini diğer insanlardan daha değersiz bir varlık olarak algılamasını tanımlar ve kökenini çocukluk yaşantılarından alır. Bir çocuğa değer verilmemesi, onu kendine özgü hakları olan özerk bir varlık olarak tanımama anlamına gelir. Çünkü bir insana değer vermek, onun gerçeklerini anlamaya çalışmak ve onu olduğu gibi benimseyebilmektir. Ama birçok kişi diğer insanlara değer verdiği sanısıyla aslında kendi özsever ihtiyaçlarına doyum sağlar.

Kendisine değer verilmemiş bir insan bir başkasına değer veremez. Bunu sonradan öğrenebilmesi de ancak kendisine değer verebilmeye başladıktan sonra işleyebilen iki yönlü bir süreçtir. Bir başka deyişle, insan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur. Yoksa bir diğer insanı yücelterek kendimizi küçültmek, ne ona ne de kendimize değer vermektir. Üstelik böyle bir durum, değersizlik duygularının gerisinde yatan düşmanca eğilimlerin ve suçluluk duygularının daha da pekiştirilmesine neden olur.

Değersizlik duyguları yaşayan biri için diğer insanlar ya kendinden üstündür ya da aşağı; eşiti yoktur. Bazı insanları küçümser, çünkü onlarda kendisine benzeyen bazı özellikler görür ve bu insanları, hoşlanmadığı benliğini kendisine yansıtan bir ayna gibi algılar. Ama bunun bilincinde olmadığı için onları kendisinden daha değersiz bulur. Aslında, başkalarını küçümseyen insan, kendisini de küçümseyen, dolayısıyla küçümsenmekten korkan biridir. Bir başkasının onu küçümsemesi, aslında kendinin de kendisini küçümsemekte olduğu gerçeği ile yüzleşmesine neden olur.

Değersizlik duyguları yaşayan bir kişinin bazı insanları yüceltmesi, geliştirmiş olduğu gerçekdışı senaryoların bir sonucudur; bu insanların kendisinin ulaşmak istediği görkeme sahip olduğu yanılgısından kaynaklanır. Öte yandan bu insanlara karşı bilinçdışı bir düşmanlık da yaşar; çünkü varlıkları ona kendi yetersizliğini hatırlatır. Tersine işleyen bir süreçle bilinçdışındaki düşmanlık duyguları yoğunlaştıkça, bu insanlara karşı duyulan hayranlık da artar. Bu, biriken düşmanlık duygularını bilinçdışında tutmak güçleştiğinde kullanılan bir denetim mekanizmasıdır. Ancak bazen yüceltilen kişinin yadsınamayacak bir açığı fark edildiğinde, biriken düşmanca eğilimler birden bilince ulaşabilir. Ve kişi kendi yarattığı tanrıyı yine kendisi yok eder. Bir insanı önce yüceltip daha sonra onu devirmeye çalışmak toplumumuz bireylerinde oldukça sık gözlemlenen bir olgudur.

Arabasını sorumsuzca süren bir insan ne kendisinin ne de diğer insanların değeri olabileceğinin, daha doğrusu yaşamın değerli olduğunun farkında değildir. Sağlıklı bir yaşam için gerekli önlemleri bildiği halde almayan bir insan da öyle!

Değersizlik duyguları yaşayan bir insan, kendi değersiz varlığına tanımadığı hakları başka insanlara tanıma eğilimindedir. Ancak genellikle kendi yakınları, daha doğrusu kendine bağımı olan eş, çocuk vb. kimseler bunun dışında kalır. Çünkü kendisi gibi onları da küçümser ve değersizliğinin bir uzantısı gibi algılar. Kendisini reddetme olasılığı olan kişilere önem vermesine karşılık, kendisini kabul edici tutumlar içinde olan kişileri küçümseyebilir. Ona göre, değersiz birini kabul eden bir insanın kendisi de değersizdir.

Çoğu insanın gerçek benliğiyle, toplumun onayını sağlamak için dış dünyaya karşı takındığı kimlik birbirinden farklıdır. İnsanlar özellikle çalışma yaşamlarında böyle bir maskeyi sürekli kullanırlar; genellikle akşam eve gidince çıkarır, ama çoğu kez bir başka maske takarlar. Kimi insan arkadaşlarıyla birlikteyken bir üçüncü maskeyi de kullanabilir. Böylece değişik durumlara kendini uyarlamaya çalışır.

Belirli bir oranda, bu maskeler insanın çağdaş dünya koşulları içindeki yaşamını sürdürebilmesi için zorunludur. Gereğinde, hoşlanmadığımız kişilere karşı dostça tutumlar takınmamızı sağlar ve insanın çıkarlarını korumasına yardımcı olur.

Ne var ki, eğer bir insan oynadığı bu rollere kendisini fazlaca kaptırırsa, oynamakta olduğu rol ile kendi gerçek benliğini birbirinden ayırt edemez bir duruma gelir. Ve kendisine yabancılaşmaya başlar. Sonunda benliği şişer ve kendisine aşırı önem vermeye başlar. Bununla da yetinmez, bu rolü diğer insanlara da yansıtır ve onlardan da aynı rolü oynamalarını bekler. Otorite durumuna geldiğinde kendisi ile birlikte çalışanları bunaltır, ana ya da baba olduğunda çocuklarından yeteneklerinin üzerinde başarılar bekler.

Bir insanın ne olduğu ile ne olması gerektiği konusundaki tutarsızlığı değersizlik duygularının doğal bir sonucudur. Bu nedenle kendisine yabancılaşma pahasına önemli başarılar kazanmış bazı insanlar, zaman zaman boşluk ve anlamsızlık duyguları yaşarlar. Kimi, o güne değin kendisini aldattığını ve gerçekten ilgilenmediği şeylerle ilgilenir görünmüş olduğunu fark edebilir. Bunu göremeyenler ise kazandıkları başarılara karşın yine de kendilerini yetersiz görürler. Böyle bir durum değersizlik duygularının daha da pekiştirilmesine neden olur.

Engin Geçtan İNSAN OLMAK

 

 

İNSAN OLMAK

İnsanın kendi sorumluluğunun doğrultusunda gösterdiği çaba yaşamın özüdür. İçinde bulundukları anı yaşamayan ve yaşama etkin bir biçimde katılamayan insanlarda ölüm korkuları oldukça yaygındır. Sevgi, beraberliğe yaşam katabilmeyi ve canlılığını artırabilmeyi içerir. Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler!

Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle yaşamına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür. Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir!

Diğer insanların gerçeklerini anlamaya çalışacağımız yerde onları dünyada yalnızca kendi gerçeklerimiz varmışçasına yargılamak etkin olabilmemizi engeller ve yalnızlığa yol açar. Kendi benliğine yabancılaşmış bir insanın değerleri ve inançları tehlikeye karşı savunma niteliğinde olduğundan davranışları da katı, inatçı ve esneklikten yoksundur. Bu, kendi gerçeklerini algılayabilen bir insanın esnek bir biçimde sürdürdüğü kararlılıktan farklıdır.

İçinde yaşadığımız dünyanın zor bir alan olduğundan yakınarak zamanı tüketmek yerine, onu ve gerçeklerini olduğu gibi kabul etmek zorundayız.

İçimizden gelen ses, eğer onu dinlemeyi başarabiliyorsak, bize hangi doğrultuda davranmamız gerektiğini söyler.

Gerçek anlamda sevgi, diğer insanları da kendimiz kadar sevebilmeyi içerir, kendimizden çok yada kendi yerimize değil. Bir başka deyişle sevgi, diğer insanların seçimlerini kendi seçimlerimiz gibi sevebildiğimizde gerçekleşir.

Yaşamak ve sevmek birbirinden ayrı olgular değil, bir bütündür. Kendimizi yaşayabildiğimiz ve beraberliklerimize bir şeyler katabildiğimiz her yerde sevgi vardır. Yaşamak ve sevmek birbirinden ayrı olgular değil, bir bütündür. Kendimizi yaşayabildiğimiz ve beraberliklerimize bir şeyler katabildiğimiz her yerde sevgi vardır.

Bugün insanların birbirinin karşıtı olan iki ayrı eğilimi doğuştan getirdiğine inanıyorum. Bir yanda dostluğu, sevgiyi ve yardımlaşmayı içeren bir eğilim, diğer yanda bencilliğe ve bozup yıkmaya yatkın bir eğilim. Her insanda bu eğilimlerin ikisi de var; ama hangi eğilimin egemen olacağını bireyin doğduğu andan bu yana geçirebildiği yaşantılar belirliyor.

Destek ve dayanışma ortamında yetişen bir insanda olumlu ve yapıcı duygular, kendini gerçekleştirme yollarını engelleyen bir ortamda büyüyen bir insandaysa bencil ve yıkıcı eğilimler etkinlik kazanır. Çevresinde her şey yolunda gittiği halde kendi yaşamını yine kendisi bozan insanların sayısı o denli çok ki!

İnsan doğası yalnızca belirli bir zaman kesiti içinde nasıl değerlendirilemezse, toplumlar da geçmişlerini özümseyemedikleri sürece kendilerini gereğince anlayamazlar.

Bir duyguyu “nasıl” yaşamakta olduğumuzu fark edebilmek, onun geçmişe dönük nedenlerini açıklayabilmiş olmaktan çok daha büyük önem taşır!

İnsanları sevebilmek, onlarla baş edebilecek yöntemleri geliştirebilmeyi gerektirir.

İnsan kızgın olduğu için diğer insanlardan korkar, insanlardan korktuğu için de onlara kızar.

İnsan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur.

İnsanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi, bir başka insanın sorumluluğunu üstlenmesinden çok daha güçtür. Bir insanın kendisine karşı sorumluluklarıyla başkalarına karşı sorumlulukları iç içe geçmiş tek bir olgudur, birbirinden soyutlanamaz.

Kendini gerçekleştirme, kendini yaşamayı göze alabilecek yürekliliği gösterebilmeyi ve kısır döngülerden özgürleşebilmeyi tanımlar.

Engin Geçtan İNSAN OLMAK

 

 

YAŞLI BİR BEY…

Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir

bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.

Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.

Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve ‘biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler.

Yaşlı bey huzursuzlanmış; “acelesi olduğunu, röntgen istemediğini” söylemiş.

Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar.

“Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum” demiş.

“Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz” deyince ,yaşlı adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor” demiş.

Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?” diye sormuşlar.

Adam buruk bir sesle “Ama ben onun kim olduğunu biliyorum” demiş.

“Çiçek sulandığı kadar güzeldir,

Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,

Bebek ağladığı kadar bebektir.

Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin,

bunu da öğren,

Sevdiğin kadar sevilirsin.”

Can Yücel

OSHO’DAN

“Kendinizle uyum içinde olmanız, varoluş ile uyum içinde olmanızın tek yoludur.

Kimsenin kişisel bir rehbere ihtiyacı yoktur. Çünkü kişisel rehberliğin

karşılığı sizin doğanızı bozacak olan, birine olan bağımlılığınızdır.

Sessiz olduğunuzda içinizdeki gerçek rehber size gözükecektir.”

OSHO

FIRTINADA UYUYABİLİR MİSİN ?

Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu.Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur diyorlardı.

Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp ‘çiftlik işlerinden anlar mısın?’ diye sormadan edemedi çiflik sahibi. ‘Sayılır’ dedi adam, ‘fırtına çıktığında uyuyabilirim’ . Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çaresiz adamı işe aldı. Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar: Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: ‘Kalk, kalk! Fırtına çıktı. Herşeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.’ Adam yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: ‘Boşverin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim ya.’ Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.

Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı: ‘Fırtına çıktığında uyuyabilirim’

Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir)

hazırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca.

Sevgiyle kalın.

-KIZGINLIKLA KARAR ALMAYIN, MUTLULUKTAN UÇTUĞUNUZDA SÖZ VERMEYİN.

İKİSİ DE SARHOŞLUK ÂNIDIR, AKIL BAŞTA DEĞİLDİR !

ALINTI

 

KORKU

Korkularına git.

Yavaşça gir ki derinliğini keşfedebilesin.

Ve bazen, çok derin olmadığını göreceksin.

Bir Zen hikâyesi şöyle anlatır:

Gece yürüyen bir adamın ayağı kayar ve adam taşlı bir yoldan düşer. Metrelerce aşağı düşmekten korkar, çünkü yolun kenarının çok derin bir vadiye uzandığını biliyordur. O da kenarda sarkan bir dala tutunur. Gecenin karanlığında, altında görebildiği tek şey, dipsiz bir uçurumdur. Bağırır ve tek duyduğu kendi sesinin yankısı olur. Onu duyacak kimse yoktur etrafta.

Bu adamı ve bütün gece yaşadığı işkenceyi hayal edebilirsin. Ölüm sürekli altında bekler, elleri üşür, hâkimiyetini kaybeder… Ama tutunmayı başarır ve güneş çıktığında aşağı bakar… Ve güler! Uçurum falan yoktur. Sadece on beş santim kadar aşağıda kayalık bir düzlük vardır. Tüm gece dinlenebilir, rahatça uyuyabilirdi –düzlük yeterince genişti- ama bunun yerine, bütün gecesini kâbus gibi geçirdi.

 

Kendi tecrübelerimden yola çıkarak sana şunu söyleyeyim:

 

Korku, on beş santimden daha derin değildir. Şimdi ister bir dala tutunup tüm yaşamını bir kâbusa çevir, istersen o dalı bırak ve ayaklarının üzerine bas, sana kalmış.

 

Korkulacak hiçbir şey yok.

 

OSHO

 

PAPAĞAN VE TÜCCAR

Bir ülkede bir zaman zengin bir tüccar vardı.
Ülke ülke dolaşır, mal getirir satardı.

Güzel bir kuşu vardı, özel cins bir papağan,
Tüyleri rengârenkti, konuşkan mı konuşkan.

Bir gün gene yollara düşmek çıktı kaderde;
Ticaret hayatında bereket var seferde.

Hedefi Hindistan’dı yolu da epey uzun.
Kavuşmak sevinç verir, ayrılan olur mahzun.

Evindeki herkesi tek tek çağırıp sordu :
Her biri Hindistandan acep ne istiyordu.

Herkes bir şeyler ister, boy boy ve türlü türlü.
Ev sahibi söz verir; cömert adamdır çünkü.

Papağana da sordu “Sana ne getireyim ?
Haydi, söyle bana da dileğini bileyim.”

***

“Ordaki kuşları gör, anlat hâlimi benim;
Onlara söyle : senin kafesteki kölenim.

Onları çok özledim ama burda tutsağım,
Yıllar var ki dostlardan, vatanımdan uzağım.

Selâm söyle onlara, bana yardım etsinler,
Bana kurtuluşumdan, ümitten sözetsinler.

Bu gurbet ellerinde onları özleyerek,
Çırpınıp duruyorum; bir gün ecel gelecek.

Ben burada, kafeste, sevdiklerimden uzak,
Yaşarken hiç durmadan ağlayıp sızlıyarak;

Onlar orda dallarda gezerek diyar diyar,
Uçuşup ötüşerek yaşasınlar bahtiyar.

Böyle dostluk olur mu, böyle mi olur vefa,
Dostları hapisteyken sürsünler böyle sefa ?

Ey mutlu kardeşlerim, özgür hayat sürenler,
Sabah sessizliğinde ses şöleni verenler !

Arada bir bu esir kardeşi hatırlayın
Hayâl gibi de olsa, aranızdayım sayın.

Kutluluk, mutluluktur dostu anması dostun.
Anan Leylâ olursa, anılan ise Mecnun

Daha da başka olur anlamı yâdetmenin.
Gün doğarken, batarken, dostlar beni yâdedin.

Siz orada gül endam eşlerinizle mutlu,
Ben burada kafeste, yalnızlığın mahpusu.

Yüreğimin kanını içerim yudum yudum
Ah canım kardeşlerim, cennet vatanım, yurdum ! 

Özgürce şakıyınız, yiyiniz ve içiniz.
Bu yere düşmüş canı yâdetmek isterseniz; 

Bir yudum da toprağa dökün içtiğinizden
Bana yardımcı olmak gelmezse elinizden.

Bu ne şaşılacak şey, nerde kaldı onca söz ?
Siz unuttunuz beni, kaldım yetim ve öksüz

Vefanın ve dostluğun gülleri nasıl soldu
Birlikte geçen günler nasıl da unutuldu ?”

***

Susturmadan sabırla kuşu dinledi tüccar,
Çok ince yürekliydi, kuşa çok sevgisi var. 

Bu hüzünlü mesajı kaydetti belleğine,
Öğrendi ve söz verdi götürmeye yerine.

Yola çıktı, yürüdü, geçti dağlar ovalar.
Bir hayli zaman geçti, Hindistan uzak diyar.

Çok da büyük bir ülke, gören bir kıt’a sanar,
İki ucu arası geldiği yollar kadar.

Sonunda bir gün baktı, geçerken bir ormandan
Burda kuşlar tanıdık, aynı bizim papağan.

Durdurarak atını, dedi : “Dinleyin kuşlar !
Size uzak bir yerden gelmiş bir haberim var ! 

Sizlere bir dostunuz candan selâm söyledi,
Şu sözleri de size aktarmamı diledi :”

Diye başlayıp söze, ne dediyse papağan
Tekrarladı bir güzel, tek bir söz atlamadan.

Çok tuhaf bir şey oldu her şey giderken iyi
Titremeye başladı duyan kuşlardan biri; 

Çok geçmedi, sallandı, düştü durduğu daldan,
Serildi kaldı yere, ne nefes kaldı ne can.

Adamcağız şaşırdı, bir zaman öyle kaldı.
“Acaba” dedi “bu kuş niye böyle sarsıldı ?

Vurulmuş gibi geldi, düştü kaldı önüme,
Bilmiyerek de olsa sebep oldum ölüme. 

Evdeki papağanın akrabasıydı belki;
Belki çok yakınıydı, belki ruhları birdi.

Bu işi nasıl yaptım, haberi niye verdim
Zavallı kuşcağızın hayatını bitirdim.”

Her ne olduysa oldu, bir iş ki şaşılacak !”
Dedi ve yola düştü, çok dağ var aşılacak.

***

Alışverişler bitti, görevler tamamlandı,
Döndü evine geldi, en güzeli bu andı.

Dağıttı Hindistan’dan gelen hediyeleri.
Ev halkı çok sevindi, herkesin belli yeri.

Papağana bilerek bir şey söylemiyordu.
O garip de öylece oturmuş bekliyordu.

Sonunda duramadı, seslendi efendiye :
“Burda biri daha var, bekliyor bir hediye !

Yok mudur bu kula da güzelce bir armağan;
Vatanımdan yurdumdan şöyle bir selâm falan ?

“Bırak Allahaşkına ! …” dedi, hüzünlü tüccar ;
“Senin aklına uydum, pişman oldum ne kadar !

Büyük cahillik ettim, büyük de akılsızlık;
Şimdi pek çok pişmanım, hem de kalbim çok kırık.

O hayırsız haberi götürmeseydim keşke.
Şimdi böyle üzülmez, düşmezdim bu ateşe…”

“Efendi !”dedi ona, hayretinden papağan;
“Niye pişman oldun ki, nedir seni ağlatan ?”

“Buldum senin yurdunu, buldum kardeşlerini,
O güzel dostlarına aktardım haberini.

İçlerinden birisi öyle kederlendi ki,
Seni ordakilerden en fazla sevendi ki,

Titremeye başladı ve sonra düştü daldan.
O öldü diye böyle üzüldüm, oldum pişman.

Pişmanlık neye yarar, olduktan sonra olan ?
Ölüme sebep oldum, uçtu ve gitti bir can”

Bu acıklı hikâye tamamlandığı anda
Bir tuhaflık belirdi zavallı papağanda;

Onun da bedenini bir titremedir aldı,
Sonra yere düştü ve kaskatı kalakaldı.

***

Adam dehşete düştü ve fırladı yerinden.
Canı çıkıyor gibi bir ah çekti derinden.

Külâhını çıkarıp yere vurdu çiğnedi
Yen-yaka parçaladı, derin derin inledi.

“Ey güzel sesli kuşum, ey güzel papağanım !
Ne oldu sana böyle, benim ciğerim, canım !

Neden bu hâle geldin, ey şakıyan yoldaşım,
Beni neşelendiren can dostum, arkadaşım !

Gönlümün güneşiydin, ışığıydın içimin,
Hayatımın bağıydın, bahçemdin, çiçeğimdin…

Süleyman seni eğer bir kez görmüş olaydı
Başka kuşa bakmazdı eğer seni bulaydı.”

Biraz sakinleşince değiştirdi hitabı
Kendisine kızmaya, söylenmeye başladı :

“Ey dil’im ! suçlu sensin, sen kıydın iki cana;
Beni de mahkûm ettin bu çâresiz hicrana !

Mâdem söyleyen sensin, ben sana ne diyeyim ?
Senden nasıl kaçayım, nerelere gideyim ?

Hem ateş, hem harmansın; hem serin hem sıcaksın.
Bu ateşi harmana ne kadar salacaksın ? 

Ey dil’im, cânan gibi bu can da senden bizar;
Hem her sözüne uyar, hem de gizlice ağlar …

Sen bir hazinesin ki, tükenmez harcamakla
Bir dertsin ki çâresi bulunmaz aramakla …

Yollara tuzak kuran hile’sin, bir ıslıksın
Hem de yalnız kalana tesellisin, ışıksın …”

***

Üzüntüden kendini kaybetmişti iyice
Konuşup duruyordu, tutarsızca, delice.

Kâh yalvarıp ağlıyor, kâh da nazlanıyordu
Izdırabı derindi, içeri kanıyordu.

Sonunda kuşu tuttu, kafesinden çıkarttı,
İçi parçalanarak pencereden fırlattı.

Ama ne oldu öyle ? birden heyecanlandı;
Kafesteki ölü kuş birdenbire canlandı !

Tıpkı karanlıklardan yükselen güneş gibi,
Birden parlayıveren güçlü bir ateş gibi,

Çırptı kanatlarını, hayatla doluverdi,
Yüksekçe bir ağacın dalına konuverdi.

Adam hayretten dondu, tutulmuştu dili de …
Bu ne biçim bir işti, bir terslik var belli de …

Acıyı ve kederi örtmüştü bu kez merak.
Biraz toparlanınca başını kaldırarak,

Seslendi papağana : “ey sesi tatlı baldan
Aklımı şu başımdan alıp giden papağan !

Söyle neler oluyor; ben de bileyim, anlat;
Bak nasıl perişanım, gitti dizimden takat.

O kardeşin gibiydin; önce yere serildin,
Sonra mucize gibi birden bire dirildin.”

“Peki,” dedi papağan, “anlatayım bak, dinle;
Bana kurtuluşumu sen getirdin elinle.

O mesaj bir öğüttü, şöyle diyordu bana :
“Ey kardeşim dikkat et, hareketimden anla;

Bırak neşelenmeyi, çok konuşmayı bırak !
Bu yüzden kafestesin, anlasana ey ahmak !

Güzel sesin, konuşman insanlara hoş gelir;
Seni kafese koyar, böyle ederler esir.

Bırakırlar yakanı benim gibi ölürsen,
Sen de özgür olursun, çıkarsın esaretten.”

“Demek istedi o kuş, ben de bunu anladım,
Hiç vakit kaybetmeden gördün ki uyguladım.

Ölü taklidi yaptım, ulaştım başarıya,
Beni kendin çıkardın kafesten dışarıya.”

****

Adamcağız şaşkındı, çünkü bu kuş haklıydı.
Onu yenip alteden iki kuşun aklıydı.

Başı önüne eğik düşünceye dalmışken
Papağan konuşmaya başlamıştı yeniden :

“Ayrılık vakti geldi, Allaha ısmarladık;
Vatana dönüyorum, gitmeliyim ben artık.

Sana son bir sözüm var, hem gerçek, hem de kesin :
Sen de özgür değilsin, bunu böyle bilesin.

Gözünü aç, hakkı gör, sen de özgürlüğü bul;
Yolunu biliyorsun, benim gibi yap, kurtul.

Bütün insanlaradır bu sözüm !” dedi uçtu,
Gözünde tütüyordu sevdikleri ve yurdu.

***

Anladınız mı bu kuş bizlere ne söyledi,
Size göre en sonda ne anlatmak istedi ?

****

Doğruyu kaynağından alır, doğru yaşarsan
Doğru olmaya başlar ne yapsan, ne başarsan.

Duymaya başlayınca seni çağıran sesi
Can kuşu hep sıkılır, daralır ten kafesi.

Kuş için kafes neyse mahpusa odur zindan,
Bilenler memnun olmaz böylesi bir durumdan.

Başta peygamberlerdir kafesten kurtulanlar;
Hakikate erenler, hak yolunu bulanlar.

Bu sebeple lâyıktır onlar yol göstermeye,
Hakkı ve hakikati bizlere bildirmeye.

İyi ve doğru herşey hep onların eseri,
Kafese dışarıdan, dinden gelir sesleri.

“Bir tek kurtuluş yolu terketmektir kafesi”
Diye seslenir durur, duyan bilir o sesi.

Ecel gelip çatmadan anla ki ey biçâre,
Bir diriye bağlanıp dirilmektir tek çâre

Peşini bırak hemen şu konforun ve lüksün;
Olmalısın her zaman hasta, zayıf ve düşkün;

Sana değer vermezler eğer böyle yaparsan,
Çıkarsın kolaylıkla şöhretin halkasından.

Şöhret sahibi olmak belâ olarak yeter;
Bir bağdır o dünyaya Demir zincirden beter.

***

Dünya bir hapishane, insan burada tutsak.
Her dünya nimeti de yol üstünde bir tuzak.

Bir kez tutulmayagör, can yutar bu tuzaklar
İçine eğil bir bak, nice yiğitler yatar.

Gafil odur, durmadan mal mülk para yığıyor.
Dar kapıdan bunların hangi biri sığıyor ?

Bile bile hayatın geçici olduğunu,
Ensende duyuyorken ecelin soluğunu,

Etraftan çerçöp topla ve üstüste biriktir,
Ağırlaştır yükünü, kendine çile çektir. 

Elinle ör kafese duvar üstüne duvar,
Bir de gerekçeler bul : “herkesin neleri var ?”

Her bir dünya tutkusu başka bir kelepçedir,
Biri birinden ağır, bir pranga, bir zincir.

Bu ne büyük gaflettir, bu ne vurdum duymazlık ?
Felâkete götürür insanı bu aymazlık.

Yoksa bilmiyor musun, cebi yoktur kefenin,
Vârislerin paylaşır hepsini terekenin. 

Dünya senin kafesin, sen içinde tutsaksın,
Bir gün kanatlanacak, buradan uçacaksın.

Kafesini altınla kaplamış bile olsan
Ne var ne yok hepsini burda bırakacaksın.

İyisi mi gel uyan, biraz da özüne bak,
Hakikate gel yön dön, şöyle bir ayağa kalk.

Terket fâni olanı, sonsuz olana tutun,
Ebedi hayat için var mı biraz umudun ?

Ne hazırlıklar yaptın, önden neler gönderdin,
Dünya mı, ahiret mi olmalı senin derdin ?

Bil ki bu tutsaklıktan kurtulmanın yolu var :
İbret al, akıllı ol, masaldaki kuş kadar;

Ölmeden ölü görün, terket tutkularını,
Aza kanaat et de, hayra harca varını.

Aşırı istekleri, uzun emeli bırak,
Can kuşunu da düşün, biraz da kendine bak.

“Dünyayı terket” demek, “çalışma da, yat” değil;
Tembellik; ne tevekkül, ne de kanaat değil.

Çalış da rızkını bul, ayağına gelemez,
Ama aşırı gitme, nefis haddi bilemez.

“Ölmeden ölmek” demek, gerçeği görmek demek.
Sonsuz bir mutluluğun yoluna girmek demek.

Çıkmak dar çerçeveden, açmak sonsuza kanat.
Safralardan kurtulup kuş gibi hafiflemek,

Akla ters geliyorsa, evet, delirmek demek,
“Ölmeden ölmek” demek, murada ermek demek
.

MESNEVİ’DEN