“HAYAT” tan Seçmeler 1

“En zor şey, karanlık bir odada bir kara kediyi bulmaktır, özellikle odada kedi yoksa.” Konfüçyüs

“Alışageldiğimiz düşünceleri altüst eden karşıtlıkların temelinde, içsel yaşantılarımızı normal konuşma diliyle anlatma zorluğu yatar. Çünkü içsel yaşantılarımız, konuşma dilinin sınırlarını fazlasıyla aşar,” diyor Suzuki.

Russel, insanoğlunun tüm başarılarının ve üstün zekâsının onu yine de mezardan öteye götüremeyeceğini anlatırken şöyle demişti: “…İnsan bu güneş sisteminin sınırsız ölüm denizinde yok olmaya mahkûm olduğunu idrak edebilecek bir öngörüye artık sahip değil ve insan yapısı başarı tapınağının, bir gün olarak evrenin yıkıntıları altında kalacağını görmez halde.” O yıllarda, Russell’ın bu uzak görüşlülüğü destekleyecek, izafiyet kuramı, kuantum mekaniği ve kaos olgusu henüz bilim dünyasındaki yerini almamıştı.

Zohar’ın deyimiyle “kişisel ve kültürel köksüzleşme olarak ödenmekte…” Ortak değerlerin yerini, herkesin kendi normlarını ve değerlerini kendi bildiğince yaratma çabalarının alması, birbirimizi anlamamızı ve birbirimize ulaşabilmemizi gitgide zorlaştırıyor. İnsanlar, birbirlerine kendi senaryoları doğrultusunda roller verip, karşılarındakilerden bu rolleri gerçekleştirmesini bekler oldular. Sonuç, düş kırıklıkları, kızgınlıklar ve kendimizden kaynaklandığını bir türlü kavrayamadığımız yalnızlık.

“İnsanoğlu Platon’un mağarasından bir türlü dışarıya çıkmamakta, eski alışkanlığını sürdürerek hala gerçeğin imgeleriyle oynayıp durmaktadır.” Susan Sontag

“Mabedin çanlarının sesini duydunuz mu? Şu anda neyi dinliyorsunuz? Sesleri mi, yoksa sesler arasındaki aralıkları mı? Eğer bu sessiz aralıklar olmasa sesler asla bu kadar etkili olmayacaktı,” der Krishnamurti

Dış dünyaya, zihnimizin içeriğindeki düşünceler ve izlenimler olmadan bakabilseydik yaşadıklarımız bambaşka olurdu. Dış dünyanın olduğu haliyle, öylece algılanabildiği yaşantılara Suzuki Rashi “başlangıçtakilerin zihni” der. Küçük çocuk pencereden, ağaca konmuş bir kuşun sesini dinlerken annesi kuşu gösterip “Bak, bu bir serçe,” dediği anda kuş sesiyle yaşanmakta olan birliktelik bilgiye dönüştürülür, kurulmuş olan yalın bağ sona erdirilerek.

Martin Buber, ilişki içinde varolma isteğinin kalıtsal olarak insanın doğasında mevcut olduğunu yıllar önce dile getirmişti: “İnsan ana rahmindeyken evrenle ilişki halindedir, ama doğduktan bir süre sonra bunu unutmak zorunda kalır.”

Amerika yerlisi Mohawk Kabilesi’nin deyişiyle: “unutmayın! Çocuklarınız sizin değildir. Onları Yaratıcı’dan ödünç aldınız.”

Bir yanımız bireyselleşme çabaları gösterirken, diğer yanımız çevremizle bütünleşerek yalnız kalmamaya, kendimizi bir yerlere ait hissetmeye çalışır. Hayatın bir beraberlikler ve ayrılıklar dizisi olduğunu kabul edebilen insanlar, “beraberlik içinde bireyleşme” ile “bireyciliği” birbirine karıştırmamayı başarabiliyorlar. Çünkü doğadan ve içgüdüsel sezgilerimizden koptuğumuz günlerden bu yana, bizler ancak diğer insanlarla ilişki içinde varolabilen varlıklarız.

Engin Geçtan “HAYAT”